Devlet-i 'AliyyeTürk TarihiYeniçağ

Devlet-i Alîye’nin Piyasa Üzerindeki Kontrol Mekanizması

Osmanlı Devleti'nin Karaborsacılıkla Mücâdele Usûlleri

Osmanlı ticâret târihi, ibretlik vâkâlarla dolu… Bugünkü karaborsacılar, o asırlarda yaşıyor olsaydı, hak ettikleri; kürek cezâsı ya da taş kırma olacaktı!

Helâlinden ticâret yapmaktansa haksız kazanç peşine düşenler, târih boyunca her dâim görüldü. Böylece fakir fukarânın, ihtiyâcı olan ürünleri, daha pahalıya almasına yol açanlar; Osmanlı Devleti’nde, İslâmî ekonomik sitemin etkisiyle yakından tâkip ediliyordu. Devlet, İslâm inancı gereği, insânî bir düzen kurmaya çalışıyor; bu düzene muhalefet edenleri ise şiddetle cezalandırıyordu.

Karaborsacılık, Yedi Büyük Günahtan Biri Sayılmaktaydı

Osmanlı iktisat düzeninde, haksız kazanç peşinde olanların başına gelenlere dâir, çok sayıda ilginç anekdot bulunmakta.

Geleneksel İslâm iktisat düşüncesinde esas olan, piyasanın serbest dinamikleriyle hareket etmesiydi. Hz. Peygamber’in; “Fiyatları ayarlayan, darlık ve bolluk getiren, rızıklandıran, Allah’tır.” hadisi, ticârete kamu otoritesinin müdahâlesinin olmaması gerektiğine işâret ediyordu. Ancak bu, Batı dünyâsındaki gibi sınırsız bir özgürlük değildi. Halkın genel çıkarı söz konusu olduğunda, devlet devreye giriyordu.

Bir başka hadîs-i şerîfte; “Satarken cömert ve müsâmahakâr davranan, satın alırken cömert ve müsâmahakâr hareket eden, alacağını isterken cömert ve müsâmahakâr olan kula, Allah merhamet eder.” buyrulması, aslında ticârî hayâtın temel insânî parametrelerini de ortaya koyuyordu.

Hz Peygamber, karaborsacılığı da (ihtikâr) “yedi büyük günah”tan biri olarak saymış ve “Allah, fiyatları yükseltmek maksadıyla Müslümanların koyduğu fiyatlara olumsuz tesir eden kişiyi, büyük bir ateş azâbına uğratmaya, and içmiştir!” buyurmuştu.

Osmanlı Piyasa Düzeni, “İnsaf ve İstikrar” Üzerine Kuruluydu

Osmanlı Devleti’nin ticârî hayâtı, büyük ölçüde İslâm ekonomisi ilkeleri ışığında şekillenmişti. Kişisel çıkarla toplumsal fayda dengesini optimal noktada gözetmeye ayarlı bu sistemde, satıcının da müşterinin de mağdur olmamasına çok dikkat edilirdi.

Eski tâbîriyle yegâne amaç, “İbâdullâh’ın terfîh-i ahvâlleri”ydi; yâni sosyal refâhı sağlamaktı. Bu dengeli politika, ticârette istikrârı da sağlıyordu. Bu nedenle ekonomik sorunlardan biri olan enflasyon, klasik dönem Osmanlı coğrafyasında çok düşük oranlarda seyrediyordu.

Edirne’de 1489 ile 1617 yılları arasındaki zaman zarfında, belli başlı gıdâ maddelerinin fiyatlarında, totalde %334,4’lük; İstanbul’da ise 1489 ile 1605 yılları arasındaki sürede, fiyatlarda toplam %372,8’lik bir artış olmuştu. Bu, çok düşük bir yıllık ortalamaya, sırasıyla yüzde 1,2 ve yüzde 1,4’e tekâbül ediyordu.

Kuraklık, ulaşım zorlukları, üretimin savaş, abluka vs. nedenlerden dolayı azalması sonucu, arzda bir daralma olduğunda, fiyatların yükselmesini engelleyen “narh sistemi” devreye giriyordu. Arz normale döndüğünde ise narh düşürülürdü. Narh, toptancı ve perâkendeci için ayrı ayrı tespit edilirdi.

Toptancıların, dükkân açıp perakendecilik yapmaları da yasaktı. Ürünün, toptancıdan perâkendecilere ulaştırılması, belli bir düzen içinde gerçekleştirilir; esnafın, dolayısıyla halkın, malsız kalmaması amaçlanırdı.

Kabzımal, Ürünü Tarladan Kapatamazdı; Yaparsa, Cezâsı Kürek Çekmekti

İslâmî geleneğe uygun olarak tekelci eğilimler, şiddetle cezâlandırılıyordu. Sistem, malların, üreticiden tüketiciye en kısa yoldan ulaşması üzerine kuruluydu. Bu amaçla alınan önlemlerden birisi, ürünü, piyasaya gelmeden kapatmanın yasaklanmasıydı.

Kabzımal, tarlalardan ürünü tek elde toplayamazdı. Tarla sâhibi, isterse kabzımala malını verebilir ama “fetvâ-i şerîfe mûcîbince” isterse malı kendisi de pazarda satabilirdi.

Ürünlerin, öncelikle üretildikleri bölgede pazarlanması esastı. Böylece yöre halkının ihtiyâcı gideriliyor; ürünlerin toplanıp başka bölgelerde yüksek fiyatla satılmasının da önüne geçiliyordu. Buna uymayan kabzımallar olduğunda, devlet görevlileri, ilgili depoya gidip malların piyasaya sürülmesini sağlar; sorumluya ise piyasa fiyatı üzerinden ödemesi yapılır ama cezâsı da kesilirdi.

Karaborsacıların en sık aldıkları cezâ, savaş ya da ticâret gemilerinde kürek mahkûmiyeti, kalebentlik (kale içinde geçirilen hapis) ile taş ocaklarında taş kırmaydı.

Alıcı ile satıcı arasındaki pazarlığa dâhil olup fiyatları yükseltmek için spekülatif tekliflerde bulunanlar, yâni müşteri kızıştıranlar da (neceş) aynı cezâları alırdı.

Esnaf locaları, düzeni bozanı sıkı bir şekilde tâkip eder; suçun büyüklüğüne göre, meslekten men etmeye kadar karar alabilirlerdi. Muhtesip (zâbıta), kadı, sadrazam ve nihâyet pâdişah, piyasa dengeleriyle, kurallarıyla, cezâlandırmalarıyla yakından ilgilenirlerdi.

Öyle Kafaya Göre Zam Yapılamazdı

Osmanlı Devleti’nin ticârî târihindeki en önemli vesîkaları olan Mühimme Defterleri’nde, haksız kazancın önlenmesine ilişkin çarpıcı örnekler yer alıyor.

Örneğin; bir mıhçı esnafı, at nalı mıhının fiyatını yükseltmek için loncaya başvurduğunda, bir komite kurulmuş ve üretimin bütün safhâlarındaki mâliyetler tespit edilmiş, mevcut kârın yeterli olduğuna karar verilerek, fiyat arttırma talebi reddedilmişti.

İstanbul’a sabun, pirinç, bal, pastırma vs. getirenlerin, perâkendecilik yaptıklarına ilişkin duyumlar üzerine de bu kişilerin perâkendecilik yapmalarına, mânî olunması istenmişti.

Mühimme Defterleri’nde sık sık, şehir dışından gelen ürünlerin, perâkendeci esnafına eşit biçimde dağıtılarak, ürünün birkaç elde toplanmasının önüne geçilmesi de istenmişti.

Bursa Kadısı’nın bir hükmünde, Bursa’ya boyanmak için getirilen astar bezlerinin, sâdece bir kısım esnafa gönderildiği belirtilerek; “Fukarâya kimesne astar boyatmamakla fukarâ esnaf mutazarrır olmaktadır (zarar görmektedir)” denilerek, bu duruma mânî olunması istenmişti.

Sistem, kamu çalışanlarının, ticârete girmesine de engel oluyordu. Resmî yetkileriyle piyasanın işleyişini bozabilecekleri endişesinden dolayı, memur ve askerlerin ticâret yapması yasaklanmıştı.

Sultan III. Selim de vezîrine gönderdiği bir mektupta; “Son zamanlarda, esnaf, elinde olan malı dâhi saklayıp ‘yoktur’ demekte, sonra da bunu iki kat fiyatına satmakta. Böyle insafsızca satış yapanlar, cezalandırılsın!” demişti.

Akhisar ve Gördes kadılarına gönderilen bir hükümde, yelken ve çadır için kullanılacak iplik, yelken ve çadır bezleri ile balmumunun Avrupa tüccarına satılmaması istenmişti. İlgili Mühimme Defteri’nde, bu ürünlerin, savaş gemilerinde ya da askerlerin konaklamasında kullanılacağına işâretle hem “İslâm düşmanı kefereye destek” anlamına geleceği hem de iç piyasada mal yokluğuna yol açarak, fiyatların artmasına neden olacağı uyarısında bulunuluyordu.

Devletten Tüccara İkâz: “Ürünü, Önce Kendi Yörende Sat; Nakliye Bedeliyle Fiyatı Yükseltme!”

Osmanlı ticâret sistemi, her zaman ammenin faydasını esas alıyordu. Erzurum Beylerbeyi’ne gönderilen bir hükümde; Hınıs’ta zanaatkâr eksikliği bulunduğundan bahisle, halkın ihtiyaçlarını uzak yerlerden sağlamaya çalıştığı, bu zorluğun ortadan kaldırılması gerektiği vurgulanarak, Erzurum’dan bakkal, aktar, kalaycı, kazancı, terzi, neccar (marangoz), kasap vb. meslek erbâbından gerekli miktârının, Hınıs’a getirilip pazar kurulması istenmişti.

Hükümde, gereğinden fazla esnaf getirilmemesine de dikkat edilmesi istenerek, yöre halkının tâciz edilmemesi uyarısında bulunulmuştu.

Rumeli kadılarına gönderilen bir hükümde de İstanbul’da et sıkıntısı başladığı belirtilerek, civar kasabalardaki koyunların, kazâların ihtiyâcı dışında kalanlarının, hızlıca İstanbul’a gönderilmesi istenmişti.

Yine, İstanbul’a süt sevk eden, Küçükçekmece’ye kadar olan çiftliklerin, sütü, öncelikle İstanbul halkına satmaları, başka yörelere götürüp artan mâliyetlerle yüksek fiyata satmamaları uyarısında bulunulmuştu.

“Limandaki Şarapları Satmayın, Denize Dökün!”

Sistemde, sık sık, dinî hassâsiyetlerin izi de görülüyordu. İskenderiye Sancak Beyi’ne gönderilen bir emirnâmede; limana şarap yüklü gemilerin geldiğinden bahisle, kimseye satış yapılmaması, şarapların denize dökülmesi istenmişti.

Aynı emirnâmede; “Küffâra keten, bakla vb. hububât satılmaya!” denilmişti. Bir başka Mühimme Defteri’nde de kabzımal ve sermâyeci denen 76 kişinin, meyve üreticilerinin ürünlerini, başkalarına satmalarına engel oldukları belirtilerek; adı geçen bu madrabazlara âit mahzenlerdeki ürünlere, el konulması ve suçlarının derecesine göre cezâlar verilmesi istenmişti.

Benzer bir karar, Adapazarı’nda süt ve yumurta ürünlerinde karaborsacılık yapan madrabazlar için de alınmıştı.

İstanbul kadısına gönderilen bir ihbarda da; “Bezzâzistanda, tellâla satılması îcâp eden elbiseler, birkaç kişi tarafından fiyat arttırılıp insanlara yüksek fiyatla satılmakta; kâr da aralarında paylaşılmakta. Bu neviîden işler haram olduğundan, bu hîleyi yapanlar ve vazîfesini yerine getirmeyen tellâl, küreğe konulmalı!” deniyordu.

Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı