Devlet-i 'AliyyeTürk TarihiYakınçağ
Trend

Bolşevik Devrimi Sonrasında Osmanlı Topraklarında Zirve Yapan Zührevî Hastalıklar

Frenginin Ekim Devrimi Sâyesindeki Pâyitaht Yolculuğu

Rusya’da Bolşevikler’in devrim iktidârından İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar, berâberlerinde frengiyi de getirdi. Hastalık, nâdir görülürdü ama ortak eşyâlar ile fuhuşla hiç ilgisi olmayanlara bile bulaşmıştı.

Fuhuş, insanlık târihinin ayrılmaz bir parçası… Târihin her döneminde görülen, toplumsal bir gerçek. Frengi de bu olguya eşlik eden, bir başka dert. Geçmişte pek çok toplumda, kitlesel ölümlere yol açan frengi, gelecek nesillerin sakatlanmasına yol açışıyla birlikte, zarârı asimetrik bir biçimde büyüyen bir özellik taşıyor.

Avrupa, Frenginin Merkez Üssüydü

Kristof Kolomb ve adamları, Amerika kıtasında tam bir yağma, talan ve tecâvüz tahribâtına yol açmıştı. Frengi de başta Kolomb’un adamları, sonrasında ise onları tâkip eden diğer mâcerâperestlerin, yerli halkın kadınlarına yönelik toplu tecâvüzleri sırasında yaygınlaşmıştı.

Hastalık, Amerika’dan dönenler vâsıtasıyla Avrupa’ya geçti; oradan da Asya ve Afrika’ya yayıldı. Frenginin kökeni, tam olarak bilinmese de en yaygın ve kalıcı biçimde ortaya çıkışı, bu şekilde olmuştu. Frengi, Avrupa’nın üzerine bir lânet gibi çökünce, ülkeler arasında isimlendirme tartışmaları da görülmüştü.

İtalyanlar, frengi hastalığına “Fransız hastalığı”, Fransızlar “Napoliten hastalığı”, Alman ve İngilizler “Fransız mikrobu”, Portekizliler “Kastilya hastalığı” diyorlardı. Japonlar, Çinlileri; Çinliler de Japonları suçluyordu. Türkler ise “Hıristiyan hastalığı” deyip geçiyordu.

“Mâsum Frengi” Binlerce Türk’ün Canını Aldı

Aslında Türkler, pek de haksız sayılmazdı. Coğrâfî keşiflerle birlikte Avrupa, fuhuş kökenli bu hastalıktan kırılırken; Osmanlı Devleti’nde birkaç vâkâ dışında, frengiye tesâdüf edilmemişti.

Devlet-i Âlîye’de, gerek Avrupa ile olan ilişkilerin sınırlılığı, gerekse fuhşun büyük bir suç olarak görülmesi nedeniyle; XIX. yüzyıla kadar frengi vâkâsına nâdiren rastlanmıştı. Kânûnî Sultan Süleyman döneminde, tek bir frengi olayı, kayda geçmişti. Gayrîmeşrû ilişkilere giren ve frengi hastası olduğu belirlenen bir kadının cezâsı, “usturayla bir daha fuhuş yapamaz hâle getirilmek” sûretiyle infâz edilmişti.

Frenginin, Osmanlı topraklarında, özellikle de başkent İstanbul’da giderek daha fazla görülmesi ise Kırım Savaşı sonrasındaydı. Bölgedeki çalkantılar, göçlere yol açmış; İstanbul’a sığınmak isteyen gayrîmüslîmler çoğalmış ve bu grupların arasına, değişik milletlerden hayat kadınları da karışarak, hastalığı taşımışlardı.

İki tür frengi vardı. Birisi, cinsel ilişki yoluyla bulaşıyordu; diğeri ise bu hastalığı taşıyanların ortak eşyâlarından (havlu, çarşaf, kişisel bakım malzemesi vb.) geçen frengiydi. Bâzıları buna; “mâsum frengi” diyordu. Osmanlı toplumundaki ahlâkî yapıdan dolayı fuhuşla bulaşan frengiden ziyâde, toplumsal hayattaki temaslardan geçen frengi yaygındı.

Binlerce mâsum insan, bu hastalıktan dolayı hayâtını kaybediyordu. Ne var ki zamanla, özellikle de I. Dünyâ Savaşı yıllarında, fuhşun artmasıyla birlikte diğer frengi hastalığı da yaygınlık gösterecekti.

Fuhuş Yapanlar, Kıbrıs’a; “Islâh-ı Nefs Sürgününe” Gönderilirdi

Büyük toplumsal çalkantıların görüldüğü hemen her devirde olduğu gibi, I. Cihân Harbi yıllarında da fuhuş, giderek artmıştı. Yabancı nüfûsun artışı, ticâret merkezi özelliği, Avrupalı çok sayıda insanın, iş gereği burada mukîm olması, göçler ve benzerî faktörler, durumu giderek ağırlaştırıyordu.

Her şeye rağmen, o günlere kadar güvenlik güçleri, fuhuşla etkin bir mücâdele yürütmeye çalışıyordu. Fuhuş yapılan yerlere baskınlar düzenleniyor, kapıları mühürleniyor, fuhuş yapanlar ise sürgüne gönderiliyordu. “Islâh-ı nefs” adı verilen bu tür sürgün cezâları için ağırlıklı olarak Kıbrıs kullanılıyordu.

Ne var ki Mütâreke yıllarında, bu mücâdele gevşedi. O dönemde yaygınlaşmaya başlayan eğlence yerleri de fuhuş için uygun bir ortama dönüşmüştü. Şişli, Beyoğlu ve Galata’da, kimi gizli kimi âşikâr pavyonlar, umumhâneler açılır olmuştu. Muhataplar, genellikle yabancılar olduğu için de güvenlik güçleri, artık eskisi kadar tesîrli bir mücâdele sergileyemiyordu. Böyle vâkâlar olduğunda, yabancı uyruklu kişinin büyükelçiliği, hemen devreye giriyor ve zanlı, koruma altına alınıyordu.

İstanbul’daki fuhuş piyasasını hareketlendiren târihî bir başka gelişme de Rusya’daki “Ekim Devrimi” olmuştu. Bolşevik ihtilâli sonucunda, sâdece Sırbistan ve İstanbul’dan vize alabilen devrim kaçkını Beyaz Ruslar, bir taraftan fuhuş yapma potansiyeli olanları -yabancı uyruklu kadınlar, kolayca “vesîka” alabiliyordu- berâberlerinde getirmişler; diğer taraftan da yanlarına alabildikleri servetleriyle İstanbul’un eğlence hayâtında boy göstermeye başlamışlardı.

1917 Ekim Devrimi ile başlayan bu akın sırasında, 1920 yılı Aralık ayına dek, çoğunluğu Beyaz Rus olan 120 bine yakın göçmen, İstanbul kıyılarına ayak basmıştı. 1920 yılının kayıtlarına göre; 171 Rus kadının “vesîkası” vardı. Emniyet kayıtlarına göre de 2 bin civârında Rus kadın, kaçak olarak fuhuş çarkının içindeydi. Başka milletlerden olanlarla birlikte, İstanbul’daki kaçak hayat kadını sayısının 5 bin dolayında olduğu tahmîn ediliyordu.

Devrin Aydınlarının Fuhuş İsyânı

Başlangıçta “yabancılarla yabancılar” şeklinde vâr olan fuhuş, zaman içinde, yavaş yavaş Türkler arasında da görülmeye başlayacaktı. Dönemin târihçilerinden Ahmed Lütfî Efendi, Pera’da genelev, bar vb. yerlere izin verildiği için İttihâd ve Terakkî hükûmetini suçluyor; semt halkını da yaşananlara tepki göstermemelerinden dolayı “ahlâken gevşek” olmakla suçluyordu.

Gazeteci Ahmed Râsim de birçok eserinde, İstanbul’daki fuhuş hayâtından bahsetmiş; ayrıca “Fuhş-i Âtik” isimli müstakil bir kitapta da bu konuyu işlemişti.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastânesi’ni kuran, Yeşilay’ın da kurucuları arasında yer alan Mazhar Osman da bir yazısında, o günlerin İstanbul’undan üzüntüyle bahsetmişti:

“Umûmî Harp, oldu, bitti. Umûmî Harp’te içenler, parası bol, bir takım türediler; soysuzlardı… Lâkin Mütâreke oldu, düşman orduları, çekirge gibi İstanbul sokaklarına yayıldı; otomobil içinde, sarhoş İngiliz bahriyeleri, kucaklarında zil zurna Rum dilberleri ile Beyoğlu’nun büyük caddelerinde, resmigeçit yapıyorlardı. Barlarda İngiliz neferleri, viski ile zilzurna olduktan sonra, rast geldiklerine saldırıyorlardı. Hele Fransızların koloni askerleri, yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Coşkun ve gâlibiyet neşesiyle taşkın bu ‘medeniyet ordusuna’, Bolşeviklerden kaçan Çar enkâzı ve bâzı Ermenîler de ilâve oldu. ‘Bizans’, ömründe görmediği sefâhât hayâtını sürüyordu. Lokanta ve barlarda hizmet eden birbirinden güzel Rus prensesleri, kontesleri, bu sarhoş alayını büsbütün çıldırtmıştı. İçki, bu ‘aşkı’ doyurmuyordu; beyaz toz, kokain aldı yürüdü. İstanbul’un mahâlle kahvelerine kadar sarışın Rus dilberleri, beyaz tozla yayıldı. Kokain ile halkın aklı, tombala ile parası çalınıyor; tımarhâneler doluyordu. Hükûmet, bir şey yapmıyordu. Halk kütlesi, elden gidiyordu. Topla, tüfekle, tayyâre ile bomba ile dünyânın kırk küsûr milleti, İstanbul’u ezememişti ama İstanbul, kokaine, fuhşa esîr oldu. Çar ordularına altı yüz sene karşı duran İstanbul, Rus ‘o…’na mağlûp olmuştu.”

Zâten Mazhar Osman’ın gerek ruh ve sinir hastalıklarına yoğunlaşması, gerekse Yeşilay’ın kuruluşunda rol almasının altında yatan en temel sebep de alkol, uyuşturucu ve fuhuş ile yitip giden hayatlardan duyduğu derin üzüntüydü.

Gerçekten de henüz savaş yaralarını saramayan İstanbul’da, bir de “frengi cephesi” açılmıştı. Yönetim, tehlîkenin büyüklüğü karşısında peşpeşe önlemler almak zorunda kalmış, zührevî hastalıklar hastâneleri açılmış, kontroller sıklaştırılmış, cezâlar arttırılmış, yurt dışından hocalar getirilmişti.

İsveç Bahrîye Nezâreti tabîplerinden Hans David, bu kapsamda Türkiye’ye gelen uzmanlardan yalnızca biriydi. Frengi vâkâlarını incelemek üzere Türkiye’ye dâvet edilen Dr. Ernst von Düring de (Düring Paşa), Osmanlı Devleti’nin son nefesinde, ülkeyi iyice bîtap hâle getiren sebepleri sayarken; uzun süren savaşlar, tifo vb. salgın hastalıklar ile frengiyi de zikretmişti.

Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı