Devlet-i 'AliyyeOrtaçağTürk Tarihi

Osmanlı Siyâsî Târih Yazımında Kroniklerin Etkisi

Giriş

Târih araştırmaları, günümüzde târihî olay ve olguların, sosyal tabanlı bir biçimde incelenmesi gerekliliğini doğurmuş bulunmaktadır. Şarkî memleketler için henüz yeni bir metot anlayışıymış gibi ifâde edilen ve belki de ‘Annales Ekolü’[1] ile global çapta bir kurumsallık kazandığı için kolayca böyle kabûl edilebilen bu yargı, söz konusu târihçilik anlayışının gelişme sürecinin ilk yıllarında, başta rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık ve halefi sâir değerli Türk târihçilerinin benzer çalışmaları sâyesinde, geçerliliğini kaybetmiş olmalıdır.

Elbette modern çağın gereksinimleri ile paralel ilerleyen ve târih ilminin de payına düşen yeniliklerden; târihî hâdiselere sosyoekonomik bir perspektif ile yaklaşmaya, yorumlamaya çalışma eğilimi, son yüzyılın en önemli gelişmelerinden biri olarak görülmelidir. Ancak gerek sosyal referanslara dayalı olaylar ve gerekse bu bakış açısı, târih disiplininin tüm sahalarına tek başına hâkim olmaya aslâ kâfi gelemeyecektir. Bu nedenle eski olarak addedilen ve rafa kalkması îcâp ettiği düşünülen geleneksel metotlar ve alanlara da muhakkak sûretle başvurmak gerekmektedir.

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi2-alternatiftarihBahsi geçen kadîm usûllerden, tüm dünyâ milletleri için hiç şüphesiz en geleneksel târih yazım türü ve anlayışı, ‘siyâsî târih’ olmalıdır. İnsanoğlu, yazma yetisini kazandığı ilk andan îtibâren, siyâsî sürecini gelecek nesillere aktarmayı görev edinmiştir. Altı asrı aşan ömrü ve dünyâda emsâli olmayan biçimde tek bir hânedan tarafından idâre edilen; ‘Devlet-i Âlîye’ gibi bir örnekle Türk milleti, ilgili siyâsî birlikler içerisinde zirveyi temsil etmektedir. Osmanlı Devleti’nin siyâsî serüvenine dâir hâlâ durmaksızın devâm eden ve tüm dünyâdan örneklerle çeşitlenen târih araştırmaları içerisinde ise bir isim, üzerinden geçen uzun yıllara rağmen çalışmaları ile günümüzü bile geride bırakır şekilde sıyrılıp ön plâna çıkmayı başarmaktadır.

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi3-alternatiftarihTürkiye Cumhûriyeti’nin ilk yıllarında, benzersiz bir eforla Osmanlı Devleti’nin siyâsî hayâtından en küçük kurumuna dek -dönemin imkânları doğrultusunda- boşluk bırakmadan sayısız esere yaşam veren rahmetli Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, bugün hâlen üzerine çıkılamayan ve ana kaynak olarak elden düşmeyen eserleri sâyesinde ilmen anılmaktadır. Bu yazının kaleme alınmasına sebep teşkîl eden, Osmanlı Devleti’nin siyâsî târihinin yazımı husûsunda ana referans olarak başvurulacak kaynak da yine söz konusu duayen târihçinin Türk Tarih Kurumu çatısı altında yayımlanan; ‘Osmanlı Tarihi’ isimli geniş hacimli ansiklopedik eser serîsidir. Adı geçen kaynakta aranacak hedef veriler ise, Osmanlı târihyazıcılığının ilk örnekleri olan ‘kronikler / vâkâyînâmeler’[2] olacaktır. İlk Osmanlı kroniklerinin, devletin siyâsî târihinin yazımı aşamasında, ne ölçüde kaynaklık ettikleri ve bu eserlerden hangi şartlarda, neye dayanarak yararlanıldıkları gibi soruların cevaplarını aramaya yönelik bir inceleme gerçekleştirilecektir.

İlk Dönem Osmanlı Kronikleri’ne Dâir   

Osmanlı târihyazıcılık geleneği, maalesef çağdaşı devletlere oranla devletin çok daha ileriki yıllarında ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılın son demlerinde kimlik kazanmaya başladığı ifâde edilen bu siyâsî gücün ilk târihî yazım eserleri, XV. yüzyıl ile birlikte doğmuş bulunmaktadır. İlgili asrın hemen ilk senelerinde yazıldığı kabûl edilen, ancak günümüze ulaşamayan ‘Yahşî Fâkîh Menâkıbnâmesi’, 1413 yılında Geyve’den geçerken hastalanarak eserin müellîfi Yahşî Fâkîh’in evinde misâfir olan ‘Âşık Paşazâde’ tarafından, ilerleyen yıllarda kendi eserine kaynak teşkîl edecektir.[3] Yahşî Fâkîh, ‘Orhan Gâzî’nin imamı ‘İshak Fâkîh’in oğlu olarak kaydedilmiştir.[4]

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi7-alternatiftarihGünümüze ulaşan en eski eser olarak kabûl edilen ve ‘Ahmedî’ tarafından kaleme alınan ‘İskendernâme’, manzum türünde meydana getirilmiş olması sebebiyle edebî bir kimlik de kazanmış olmaktadır. ‘Büyük İskender’ menkîbesinden hareketle geniş bir eser ortaya koymakla birlikte, Sultan I. Bayezîd’in oğlu ‘Süleyman Çelebî’ye sunulan bu çalışmanın, yalnızca ‘Dastân-ı Tevârih-i Mülûk-i Âl-i Osman’ bölümünde, ‘Ertuğrul Gâzî’den Yıldırım Bayezîd devrine dek Osmanoğlullarının târihi kaydedilmiştir.[5]

‘Âşıkpaşaoğlu Târihi’, yukarıda da zikredilen ilk dönem kronikleri içerisinde nev-i şahsına münhâsır üslûbu, dönemin duru halk Türkçesini yansıtan ve çoğu zaman öznel yorumlar da içeren bir kaynak olmak sûretiyle Âşıkpaşazâde tarafından meydana getirilmiştir. Aynı dönemde birçok ‘Anonim Tevârih-i Âl-i Osman’ da yazılmakla berâber, daha çok müellîfi bilinen eserler üzerinden bir inceleme gerçekleştirilecektir.

‘Neşrî’nin târihi, biçim ve yöntem açısından kendisinden sonraki birçok müellîfi etkilemiştir.[6] Sultan II. Bayezîd dönemine kadar gelen hacimli bir eser geride bırakmıştır.

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi8-alternatiftarih‘Enverî’nin ‘Düsturnâme’si, söz konusu târihî kayıtlar içinde önemli kaynaklardan biri olarak bilinmektedir. 1465 yılında tamamladığı ve ‘Vezîr-i Âzâm Mahmud Paşa’ya takdîm ettiği[7] çalışması ile Enverî, Osmanlı siyâsî târih yazımında başvurulan isimlerden biri olmayı başarmıştır.

‘Şükrullah’ın ‘Behçetü’t- Tevârih’i ile ‘Oruç Beğ’in târihî de, söz konusu alandaki başat târihyazıcılık örnekleri arasında yer almaktadır. Şükrullah tarafından Farsça olarak yazılan[8] ve yine Vezîr-i Âzâm Mahmud Paşa’ya sunulan eserin, devrinde de büyük ilgi gördüğü bilinmektedir. Oruç’un kroniğinin ilk bölümleri, açıkça destanlardan etkilenmiş ve efsânevî özelliklerle donanmış[9] görünse de genel îtibârıyla verdiği bilgiler sâyesinde, ilkler arasında yer almayı başarmıştır.

Döneme dâir sayısız târih yazım örneği bulunmakla birlikte, içeriğin belirli sınırlarda kalmasını sağlamak adına, şu ana dek adı geçen, en önemli müellîflerin eserleri üzerinde -elbette ki aralarından uygun örnekler seçilip sunulacak, tamâmı verilerek konu boğulmayacaktır- durulmaya çalışılacaktır.

Âşıkpaşaoğlu’nu Referans Alan Veri Örnekleri 

Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin henüz siyâsî yaşamının başlarındayken, hızla kazanmaya başladığı büyük güç ile desteğin ardında yer alan unsurların, ‘istimâlet’ olarak adlandırılan politikada saklı bulunan; hoşgörü, âdil yönetim ve âdil vergi gibi ilkeler olduğunu kaydederken, Âşık Paşa’yı referans aldığını belirtmiştir.[10]

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi4-alternatiftarihYıldırım Bayezîd dönemindeki Balkan fütûhâtı esnâsında alınan bâzı yerlerin, ‘Fetret Devri’nde elden çıkmasına karşın, Sultan I. Mehmed’in tek başına iktidârı ele almayı başarmasıyla İskender Bey’in 1415 yılında bu bölgelere kaçıp sığınırken işgâl ettiği yerlerden Kroya’nın, evvelce zâten kendisine dirlik olarak verildiğinin tespîti, Âşık’ın kroniğine dayanarak yapılmıştır.[11]

Sırp topraklarının topyekûn fethedilmesi amacıyla düzenlenen seferde, lokâl beylerin rehin olarak Osmanlı başkentine gönderdikleri oğullarının sayısı ve isimleri de yine Âşıkpaşazâde referans alınarak kaydedilmiştir.[12] Üstelik Belgrad kuşatması sırasında, Âşık’ın bizzât orada yer aldığı ve Sultân’ın kendisine esir bağışladığı; bununla da yetinmeyerek, üzerine bir de at ve akçe bahşettiği gibi ayrıntılı bilgilere de yer verilmiştir.[13] Şüphesiz ki sefer sırasında hazır bulunan bir müellîfin yazdığı bu eser, en net bilgilere ulaşmak açısından son derece önemli olarak kabûl edilmelidir.

Devletin kuruluş sürecinde, Âhîlerin fonksiyonu ve Âhî şeyhlerinin Gâzî hükümdârlar üzerindeki tesiri hakkındaki kesin kanaât, yine Âşıkpaşazâde’nin vermiş olduğu bilgilerle desteklenmiştir.[14]

Sultan II. Murad’ın cülûsu sırasında, Bizans ile barış ortamını sağlama almak maksadıyla ‘Kadı Fazlullâh’ın, berâberindekilerle elçi olarak imparatora gidişi hâdisesi, diğer kronik yazarlarıyla birlikte Âşık’ın da referans gösterilmesiyle kaydedilmiştir.[15]

Akıncı Gâzi âilelerin isim ve soy bilgilerine kaynak olarak, Âşıkpaşa’nın görüşleri -bu hususta çokça kaynak ve farklı bilgiler bulunmasına rağmen- ağırlıkla kabûl edilmiş gibi görünmektedir.[16]

Genel olarak Bursa ve özelde ise ‘Hacı İvaz Paşa’ hakkında verilen tafsîlâtlı bilgilerin -Paşa’nın sanatseverliği ve sanatçıları Bursa’da iskânı gibi- çoğu, Âşık’ın hâfızasına dayanmaktadır.[17]

Buna nazarân Âşıkpaşa’nın, devrin önemli şahsiyetlerinin şecere bilgilerini ise Oruç vb. müellîflerden almış olduğunun tespitine de yer verilmiştir.[18]

Oldukça dikkat çekici olan ve büyük bir önem de arz eden, Sultan II. Mehmed dönemine dek Osmanlı sultanlarının Memlûk Sultânı’na ‘babam’ vb. hürmetkâr ve tâbîyet arz eden sözcüklerle hitâp etmesine karşın; İstanbul’un fethiyle ‘Fâtih’ unvânına erişerek, İslâm dünyâsının lîderliğini açıkça îlân eden yeni devlet felsefesi gereği; artık ‘kardeşim’ vb. kelimelerle hitâp etmeleri de Âşık’ın altını çizerek vurguladığı ve Uzunçarşılı’nın da kaydettiği anekdotlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.[19]

Yine Fâtih’in, kendisinden önce verilmiş geniş vakıf arâzîleri ile mülk toprakları, mirîye katma faaliyetleri, Âşık’ın ‘Karamânî Mehmed Paşa’yı ön plânda tutarak verdiği örnekle dile getirilmiştir.[20]

Bir Türkmen olarak Âşıkpaşa’nın devşirme kökenlilere karşı haylî taraflı davrandığı -belki bu da öznel bir yorum olacak ama yer yer haklı olarak diyebiliriz- bilinse de yeni iskâna açılan İstanbul’a, Anadolu’dan Türkmen kitlelerin getirilmesine, ‘Rum Mehmed Paşa’nın engel olacak biçimde bir siyâset izlemesi, Âşık’a hak verir bir şekilde, yine kendisi referans gösterilerek desteklenmiştir.[21]

Oruç Beğ’i Referans Alan Veri Örnekleri

Orhan Gâzî’nin oğlu Süleyman Paşa’nın vefâtı hâdisesinde, merhûmun yaşının tespîti için Oruç Beğ’in verdiği doğum târihi, doğrusu olarak kabûl edilmiştir.

Osmanlı-Siyasi-Tarih-Yazımında-Kroniklerin-Etkisi5-alternatiftarihSultan II. Murad’ın ikinci kez tahta çıkarak Haçlı kuvvetlerini bertarâf etmesinin ardından, yalnızca Oruç Beğ’in kaydettiği üzere; yeni bir tehlike sezinlemediği için tahtı ikinci kez oğlu Mehmed’e devretme karârı verdiği belirtilmiş ve Uzunçarşılı tarafından da bu şekilde ele alınmıştır.[22]

Yine akıncı âilelerinden Gâzî ‘Turahanoğulları’nın isminin, çoğu kronikte yanlış yazıldığı belirtilirken, doğru yazımı husûsunda Oruç Beğ’in kaydı esas olarak kabûl edilmiştir.[23]

Neşrî’yi Referans Alan Veri Örnekleri

İznik kuşatması sırasında, Rum halkın çeşitli nedenlerle dul kalan kadınlarının muhtaç kalmaları sebebiyle Orhan Gâzî’ye başvurdukları ve kendisinin emri ve izniyle askerlerinden isteyenlerle nikâhlandıklarına dâir kayda, Neşrî’nin anlatısına dayanarak yer verilmiştir.[24]

Çelebî Mehmed’in tahtını sağlama aldıktan sonra, Şehzâde Orhan’ın İstanbul’a sığınmasına rağmen, ‘İmparator Manuel’ ile Sultân’ın ittifâk antlaşması gereği geri çevrilmesi olayı, Neşrî’nin gözünden ele alınmıştır.[25]

Yine Çelebî Mehmed devrindeki Eflak Seferi’ne iştirâk eden Anadolu kuvvetleri içerisinde; Karamanoğulları ile Candaroğulları beyliklerinin askerlerinin de yer aldığı görüşünü öne süren kişi, Neşrî’dir.[26]

Sultan II. Bayezîd’in ‘Şehzâde Ahmed’i hükümdarlığa aday gösterdiğine dâir ayrıntılı rivâyet, Neşrî’nin tanıklığı ile Uzunçarşılı’nın da anlatısı içerisinde kendisine yer bulmuştur.[27]

Uzunçarşılı, Osmanlı kroniklerini dil açısından yalın ve ağdalı olarak ikiye ayırdığında, ilk grup içerisinde övdüğü eser ve müellîfler arasında Neşrî’nin adını da zikretmektedir.[28]

Enverî’yi Referans Alan Veri Örneği  

1402 yılındaki Ankara Savaşı sonrasında dört bir yana dağılan şehzâdeler içinde -küçük yaşı nedeniyle- bulunmayan ve ilerleyen yıllarda Timurlular tarafından Anadolu’ya gönderilen Mustafa’nın düzmece değil, gerçekten Osmanlı âilesinden olduğuna yönelik kanaâtini belirtmek üzere; Uzunçarşılı, Enverî’nin manzum sözlerini kullanmıştır.[29]

Şükrullah’ı Referans Alan Veri Örnekleri      

Şükrullah, kendi eserinde de zikrettiği üzere, Sultan II. Murad tarafından aman dileyen Karamanoğulları’na, tam yetkili bir elçi olarak gönderilmiştir.[30] Aynı zamanda Sultân’ın musâhibi de olan Şükrullah’ın, bu sâyede tam da yönetim mekanizmasının en yakınında yer almak sûretiyle kaydettiği gelişmeler, doğruluğu açısından Uzunçarşılı’nın nazarından da kaçmamış ve eseri içerisinde sıklıkla referans alınmıştır.

Yine Uzunçarşılı’nın not düştüğü üzere, ‘Cem Sultan’ın kardeşi Sultan II. Bayezîd’e ülke topraklarını ikiye bölme teklîfi için gönderdiği hatırlı kişiler arasında, Şükrullah’ın oğlu ‘Ahmed Çelebî’ de yer almıştır.[31] Devlet düzeninde, her cenâh açısından âilece söz sâhibi ve yetkili kişiler oldukları anlaşılmaktadır.

Sonuç

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın haylî geniş hacimli olan ve bugüne dek bir benzeri meydana getirilemeyen Osmanlı Tarihi isimli tafsîlâtlı eseri, Devlet-i Âlîye’nin siyâsî yaşamını kurgularken gerek millî gerekse yabancı sayısız kaynaktan, yine sayısız veri içermektedir. Yabancı kaynaklar açısından bakıldığında, kendi târihimizi bizden daha önce kaleme alan ‘Joseph von Hammer’ -yerli târihçilerimizin kendisine kıyasla daha geç dönemlerde ortaya çıkmasından kaynaklı olarak- gibi isimlerin dâhi yine Osmanlı vâkâyînâmelerini incelemek sûretîyle kendi eserlerini binâ ettiği, açıkça bilinen bir gerçektir.

Üstelik hâlen karanlık kısımlarla dolu bir teori sahası olan Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresi, kroniklerin dışında bilgi sağlayabilecek farklı herhangi bir materyali de günümüze taşıyamamıştır. Söz konusu sahaya dâir ilk örneklerin ise minimum bir buçuk asır sonra ortaya çıkmış olduğu gerçeği, kuruluş sürecinin aydınlatılması hedefini büsbütün zorlaştırmaktadır. Âşıkpaşa gibi bir ilk başvuru kaynağının çoğu dayanak noktası bile, değil Ertuğrul Gâzî ya da Osman Gâzî, Orhan Gâzî’nin imamı İshak Fâkîh’in de oğlu olan Yahşî Fâkîh’în, tek sayfası günümüze ulaşamayan kayıtlarına dayanmaktadır. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerine dâir târih yazımı yapılırken, son derece kısıtlı ve yer yer çelişkili bilgileri, büyük bir dikkatle işlemek îcâp etmektedir.

Kroniklerin oldukça dezavantajlı bu özelliklerini, bir de diğer açıdan değerlendirecek olursak, çoğu ulusun kendi târihini yazarken dayanacağı, bir sayfalık dâhi yazılı materyal bulamadığı gerçeğini de göz önünde tutmak gerekmektedir. Bu nedenle kroniklerin, her ne kadar geç târihlerde yazıya geçmiş ve doğrulanmaya muhtaç olduğu söylense de elimizde sayısız yazılı kaynağın bulunması nedeniyle oldukça şanslı olduğumuzu da eklemek gerekmektedir.

Bu noktadan hareketle târihî ilkelere sâdık kalmak sûretiyle tespit edilen her tür bilginin, şüphe ile karşılanarak diğer çağdaş kaynaklardan da sağlamasının yapılması ve titizlikle elden geçirildikten sonra, üzerinde mutâbık kalınanların kabûl edilmesi sâyesinde, ilgili kroniklerden en yüksek düzeyde fayda sağlamak mümkün olabilmektedir.

Şüphesiz ki Uzunçarşılı gibi duayen ve titiz bir târihçinin de izlemiş olduğu yol, bundan farklı değildir. Zâten eseri içerisinde yer alan sayısız dipnot ile her tür bilginin doğruluk oranına dâir çeşitli saptama ve yorumlar da eklemiş bulunmaktadır.

Diğer yandan, kronikler, Osmanlı siyâsî târihinin yalnızca ilk dönemleri için yegâne kaynak niteliği taşımaktadır. Bu da Uzunçarşılı’nın klasik döneme dek ele aldığı, ilk iki cilt demek oluyor. Bu ciltlerin yazımı için millî kaynaklar dışında, Bizans kaynaklarına da başvurmuş olsa da buralardaki bilgilerin de yine oldukça kısıtlı kaldığı ve öznel yorumlar içerdiği söylenebilir.

Uzunçarşılı, elbette kroniklerde yer alan her tür bilgiyi, eserine entegre etmemiş, çoğunu sâir kesin olgularla çeliştiği için yorumlayarak tenkît etmiştir. Peki, çalışmasına kaynak olarak seçtiği verilerin ortak özelliği nedir; neyi kabûl edip neyi eserinin dışında tutmayı tercih etmiştir diye soracak olursak… Öncelikle şunu söyleyebiliriz ki; tıpkı Şükrullah örneğinde olduğu gibi, devletin siyâsî mekanizmasına son derece yakın olan ve dönemin politikalarına dâhil olmuş, anlatılan hâdiseleri bizzât yaşamış müellîflerin eserlerini, biraz daha el üstünde tutmuş bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, bu yoruma neden olan realitenin gayet haklı bir sebep teşkîl ettiğini de ekleyebiliriz.

Önceki bölümlerde, çeşitli müellîfler içinden birkaçı seçilmiş ve sayısız anekdot arasından çok kısıtlı birkaç örnek sunulmuştur. İçlerinde en fazla Âşıkpaşazâde’ye yer verilmiş olmasının nedeni, Uzunçarşılı’nın da oransal olarak bu müverrîhin kayıtlarına daha fazla başvurmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Yer yer Âşık’ın da olaylara kişisel görüşlerini katmasına rağmen, söz konusu kaynak, ilgili alana dâir en geniş zaman aralığı ve ayrıntıyı sunması açısından değerini artırmaktadır.

Buna ek olarak, Âşıkpaşa’nın kullandığı dilin, son derece duru, doğrudan ve net olması; dönemin halk ağzını aynen aktarması, eserin anlaşılabilirliği açısından da pozitif bir özellik olarak öne çıkmaktadır. Âşık’ın bizzât katılmış olduğu seferler, Sultan ile doğrudan kurduğu diyaloglar ve tafsîlâtlı betimlemeleri, Uzunçarşılı’nın çalışması içinde şüpheye mahâl olmadan yer bulmaktadır. Bu bağlamda, anlatılardaki devre aracısız, doğrudan temâs eden kişilerin aktardığı olayların ve söz sanatlarına kapılıp edebî kaygı güderek yazılan eserlerdense daha duru bir dil kullananların, biraz daha öncelikli biçimde Uzunçarşılı’nın çalışmasında yer bulduğunu söylemek mümkündür.

Tabii ki daha süslü anlatım tarzına sâhip eserlerin dikkate alınmadığını da söyleyemeyiz. Meselâ örneklerde yer alan manzum türündeki referanslara, Enverî lîderlik etmektedir. Ancak yine Uzunçarşılı’nın kendi ifâdesine göre; kronikler, dilinin sâdeliğine, yalnızca Türkçe sözcükler kullanılarak -Farsça da kroniklerde kendisine yer bulmaktadır- yazılıp yazılmamasına vb. niteliklere göre ayrıma tâbî tutulduğunda, tıpkı Neşrî örneğinde olduğu gibi, sâde anlatım tarzı ve öz Türkçe eserler, kaynak olarak daha tercih edilebilir bulunmaktadır.

Uzunçarşılı, çoğu hâdisenin nakli husûsunda, aynı anda birden fazla müellîfin kaydına başvurmaktadır. Aynı olayı, Âşıkpaşazâde’nin, Oruç Beğ’in, Neşrî’nin vs. müverrîhlerin ifâdelerine göre değerlendirmekte; yoğun çelişkileri, dipnotlarda kendi yorumları ile birlikte aktarmakta, tam ittifâk hâlinde ise bilgiye doğrudan yer vermektedir. Bu metot, yukarıdaki satırlarda yer alan sâir tespitlerle birleşip bir bütün oluşturduğunda; Uzunçarşılı’nın, eserini kaleme alırken, kroniklerden ne ölçüde ve hangi şartlar doğrultusunda yararlandığı ile ilgili tüm soruları cevaplamaya yetmektedir.

BİBLİYOGRAFYA

Atsız, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014.

Atsız, Üç Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013.

Afyoncu, Erhan, Tanzimat Öncesi Osmanlı Araştırma Rehberi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009.

Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. III, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2014.

Tosch, John, Tarihin Peşinde, (Çev: Özden Arıkan), Kronik Kitap, İstanbul 2019.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011.

DİPNOTLAR

[1] Fransa’da Ortaçağ Târihi Uzmanı Marc Bloch ile Lucien Febvre tarafından 1929 yılında çıkarılan Annales isimli dergiden adını alan, modern târihçilik modeli. Bkz. John Tosch, Tarihin Peşinde, (Çev: Özden Arıkan), Kronik Kitap, İstanbul 2019, s. 122.

[2] Günlük vâkâ ve hâdiselerin kayıtlı bulunduğu eser türüne verilen isim. Bkz. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. III, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2004, s. 575.

[3] Erhan Afyoncu, Tanzimat Öncesi Osmanlı Araştırma Rehberi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009, s. 3.

[4] Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: Atsız, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014, s. 5.

[5] Üç Osmanlı Tarihi, Hazırlayan: Atsız, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013, s. 133.

[6] Afyoncu, a.g.e., s. 11.

[7] A.g.e., s. 7.

[8] A.g.e., s. 7.

[9] Atsız, a.g.e., s. 12.

[10] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011, s. 182.

[11] A.g.e., s. 208.

[12] A.g.e., s. 417.

[13] A.g.e., s. 418.

[14] A.g.e., s. 530.

[15] A.g.e., s. 552.

[16] A.g.e., s. 562.

[17] A.g.e., s. 567.

[18] A.g.e., s. 576.

[19] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011, s. 143.

[20] A.g.e., s. 146.

[21] A.g.e., s. 532.

[22] Uzunçarşılı, Osmanlı…, C. I, s. 439.

[23] A.g.e., s. 576.

[24] A.g.e., s. 121.

[25] A.g.e., s. 147.

[26] A.g.e., s. 356.

[27] Uzunçarşılı, Osmanlı…, C. II, s. 235.

[28] A.g.e., s. 634.

[29] Uzunçarşılı, Osmanlı… C. I, s. 368.

[30] A.g.e., s. 415.

[31] Uzunçarşılı, Osmanlı…, C. II, s. 165.

Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı