«

Ülkemiz, konumu gereği, bugün olduğu gibi târih boyunca da medeniyetlerin gözdesi olma vasfına, her zaman sâhip olmuştur. Hangi kesiminde, en küçük bir kazma darbesi dâhi vursanız; tam anlamı ile târih fışkırmaktadır. Yıllar yılı süren arkeolojik kazı çalışmaları ve târihî eser kaçakçılığı organizasyonları gibi hem legâl hem de illegâl tüm faaliyetler, bunun ispâtı niteliğindedir.

Girizgâh mâhiyetindeki bu tespiti bir kenara bırakarak, asıl değinmek istediğim konuya girmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl, İstanbul Beşiktaş’ta yer alan Barbaros Bulvarı yakınındaki metro istasyonu inşaat çalışmaları esnâsında, günümüzden takrîben 3.500 yıl öncesine târihlenen -şimdiye dek- otuz beş adet mezar keşfedildi. İşin asıl can alıcı noktası ise bu mezarların, ‘Kuzey Karadeniz ve Eski Altay Türkleri’ne dâir birçok izler taşıyan, ‘Kurgan’ olarak da zikredebileceğimiz gömü alanları olmasıydı…

Türkçede; ‘kurulu yer’ anlamına gelen ‘korugan’ sözcüğünden türeyen kurgan, Orta Asya (Türkistan) geleneklerine özgü bir ölü gömme geleneğidir. Avrasya steplerinde, yükseltilmiş tepeler şeklinde ortaya çıkan kurganlar; daha çok içinde toplumun önemli kişilerinin gömülü olduğu yığma höyüklerdir. Anadolu’da da çokça örnekleri yer alan ‘Tümülüs’ geleneğinin de öncülü olduğunu söyleyebiliriz. Mezar odası tabanı, genellikle ahşap kalas ve kütüklerle döşeli olup üzeri de toprak ve taşlarla örtülerek yükseltilmiştir. Birçoğunda, ölen kişinin eşyâları da berâberinde gömülmüştür. En eski örnekleri, MÖ 4. binyılda görülmeye başlanmıştır. Kuzey Kafkasya ve Urallar’dan başlayarak, daha sonra doğuya doğru yayılma göstermiştir.

tarih-turklerle-baslar-alternatiftarihBeşiktaş’ta, yerin beş metre altında ortaya çıkan bu mezarlar da yoğun miktardaki dağınık taş yığınlarının ayıklanması ile ortaya çıkmış; farklı boyutlardaki daire biçimli taş halkaların ortasında yer aldıkları görülmüştür. Ayrıca pişmiş toprak kaplar ve bezemeli çanak, çömlek parçalarının bulunmuş olması da bu yapıların, şüphesiz kurgan niteliği taşıdığına işâret etmektedir.

Mevcut bulgular ışığında, ‘Son Tunç Çağı’ ile ‘Demir Çağı’ başlangıcına (MÖ 1.500-1.200) târihleyebileceğimiz mezar yapıları; uzun yıllardır zâten çürütülmeye çalışılan ‘Türklerin Anadolu’ya 1071’de girdiği’ klâsik görüşünü de bu kez kesin olarak ortadan kaldıracak gibi görünüyor. 1930’lu yıllarda, Mustafa Kemâl Atatürk’ün teşvikleriyle ve yine O’nun emri doğrultusunda ihdâs edilen Türk Târih Cemiyeti’nin öncülüğünde ortaya atılan ‘Türk Târih Tezi’ de ‘1071 yılının, Türklerin Anadolu’ya ilk değil, son girişi’ olduğunun altını çiziyordu.

Kâzım Mirşan ve ‘Târih, Türklerle Başlar’ İlkesi     

Meselenin bu boyutuna değinmişken, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz değerli hocamız ‘Prof. Dr. Kâzım Mirşan’ı da zikretmeden geçmek olmaz… Yukarıda değindiğimiz, Atatürk’ün târih tezi doğrultusundaki araştırmalara ömrünü adayan Kâzım Mirşan; ‘Târih, Türklerle Başlar’ söyleminin de en büyük destekçisiydi.

tarih-turklerle-baslar3-alternatiftarihDoğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca kentinde, 4 Temmuz 1919 târihinde dünyaya gelen Kâzım Mirşan; 1932’de öğrenimine İstanbul’da devâm etti. Almanya’da, Berlin Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okudu. Almanca, Rusça, İngilizce ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerbaycan Lehçesi ve Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan Tümenlikçe) dışında; Yunanca, Latince ve İtalyanca’yı da meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayâtının büyük bir kısmını, ‘Ön Türk’ târihi ile ilgili araştırmalara adadı.

Ömrünün sonuna kadar yaptığı araştırmalar ile bir kısmını ispât ettiği, bir kısmı ise ‘çok uçuk’ olarak karşılanan iddialarından bâzıları şunlardı:

  • Yazı, MÖ 16.000* yılında Türkler tarafından îcât edildi.
  • Kürtçe, Ön-Türkçe’den sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsça’ya da taşımıştır.
  • Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.
  • Latin, Yunan, Fenike ve Kiril alfabeleri; Ön-Türkçe’den oluşmuştur.
  • Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler; Türk’tür. (Etrüskçe yazıtlar, ilk kez 2004 yılında, Kâzım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.)
  • Etrüskçe, Türkçe’dir.**
  • İskandinavya ve Avrupa’da, 5.000’den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır.
  • Türkler ve Almanlar (Cermenler) akrabâdır.
  • Mısır’daki eşteşlerinden 2.000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan; şu anda Çin’deki yasaklanmış bölgede bulunan piramitler, Türkler tarafından yapılmıştır.

*Yazılı târihin, şu an için kesin olarak kabûl ettiği bilgiler doğrultusunda; yazı, yaklaşık olarak MÖ 3.500 civârında, Sümer Medeniyeti’nde ortaya çıkmıştır. Tabiî, hem Kâzım Mirşan hem de Türk Târih Tezi, Sümerlerin de Türk olduğunu iddiâ etmektedir.

**Ölü gömme geleneklerinin benzerliği yanında, Kâzım Mirşan tarafından çözümlenebilen Etrüskçe’deki sayısız sözcük, Ön-Türkçe ile yine bizzât Mirşan tarafından karşılaştırmalı olarak analiz edilmiş; yüksek sayıdaki sözcüğün Türkçe ile %98,3 oranında benzerlik gösterdiği saptanmıştır.

Bozkırın Kuyumcuları; ‘İskitler’

Kuzey Karadeniz ve Avrasya Türklerinden bahsetmişken, dünyâ târihinde, birçoğu spekülatif olmak üzere oldukça önemli izler bırakmış olan ve ‘Sakalar’ olarak da bilinen İskitler’e de değinmek isterim…

Ön-Türk târihini, çok rahatlıkla günümüzden en az 3.000 yıl evveline -son bulgular olmadan- taşıyabilen İskitler; demir çağının tipik pragmatist ırkı olarak, demirin tüm dayanıklılık ve ihtişâmından faydalanan, silâh ve zırhları ile gözleri kamaştıran savaş taktiklerini birleştirmesini bilen; Herodotos’un ‘Târih’inde dâhi kendilerine yer bulan, çoğu kez ‘Kimmerler’le de ilişkilendirilen Eski Türk kitlelerindendir.

En erken MÖ X. Asır ve öncesinde, Tanrı Dağları civârından başlattıkları hâkimiyet serüvenleri; MÖ 250 yılı dolaylarında, günümüz Kırım yakınlarında sona ermiştir. Türkistan coğrafyasından hareketle, Hazarlar üzerinden Tuna boylarına ulaşarak, buralarda yerleşik -muhtemel- soydaşları Kimmerler’i baskı altına alan İskitler; Doğu Avrupa ile Kuzey Karadeniz hattına, tam anlamıyla hâkim olmuşlardır. Urartu, Asur ve Med uygarlıkları ile de ilişki içinde olmuşlar; Anadolu’yu MÖ VI. asırda terk ederek, MÖ III. yüzyıla dek Karadeniz’in kuzeyinde hüküm sürmüşlerdir.

Turanid kavmin önemli bir mensûbu olan İskitler, söz konusu dönemde, ‘Türk’ adı henüz millî bir sıfat olarak kullanılmadığı için Türk olmadıkları iddiâları ile de karşılaşmış; ancak askerî, fizikî, toplumsal ve kültürel tasvîr bilgileri, Herodotos ve ardılı târihçiler tarafından da kaydedildiği üzere, ihtilâfsız olarak Türk oldukları kabûllenilmiştir. Meseleye ‘linguistik’ açıdan bakanlar da olmuş, dilleri içinde yer alan birçok sözcüğün, Pers kökenli kelimelerle benzeşmesinden hareketle, İrânî bir kavim olabilecekleri düşünülmüştür. Ancak bu iddiâ da biyolojik ve arkeolojik olarak desteklenemediği gibi, İskit ve Pers dilleri arasındaki benzerliğin de ‘Soğd’ toplumundan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Perslerin, Soğd kültüründen etkilenmeleri ve antik Pers alfabesini terk ederek, Soğd alfabesine geçmeleri; iki dilin zamanla birbiriyle kaynaşmasına neden olmuştur. Oysa Perslerden yüzyıllar öncesinde, Orta Asya’da Soğdlar ile komşu olan İskitler’in de kültürel olarak Soğdları etkilemiş oldukları ve kendi dillerinden Soğd diline, Soğd dilinden de İskit diline birçok sözcüğün geçiş yaptığı tespit edilmiştir.

Demirin yanı sıra, başta altın olmak üzere çeşitleri mâdenleri çok iyi işledikleri bilinen İskitler’e, ‘Bozkırın Kuyumcuları’ unvânını kazandıran da bu yönleri olmuştur. Kemer tokalarından tutun da miğferlere dek gerek savaş zırhları, gerekse günlük kuşamın her örneğini, devrinde benzeri görülmemiş bir ustalıkla, en ince ayrıntıları ile işlemeyi başarmışlardır. Sayısız eserleri, gün yüzüne çıkan kurganlar ile aydınlanmaktadır. En bilindik örneği ise ‘Esik Kurganı’ndan çıkarılan ‘Altın Elbiseli Adam’dır… Gerçi son dönemde, bu zırhın, İskit toplumu içinde ayrımı olmayan ve savaşçılıkları ile de bilinen kadınlarına âit olabileceği düşüncesi de ağırlık kazanmaktadır.

İskitler, Makedon Kralı II. Philip’e iki büyük yenilgi yaşatmış; oğlu Büyük İskender’e ise görkemli hâkimiyet devri içinde yaşadığı yalnızca bir iki yenilgiden birini tattıran ırk olarak da târihe geçmiştir. İskender’in gönderdiği orduya önce yenilen, -aslında muhtemelen Hilâl taktiğiydi- dönüş yolunda ise aynı orduyu pusuya düşürüp çember için alarak, tümüyle yok eden muhteşem bir muharebe gerçekleştirmişlerdir.

Afrasyab ile Alp Er Tunga İlişkisi

Kökeni, İskit – Pers savaşlarından hareketle; Doğu kaynaklarında İran – Turan mücâdeleleri olarak anılan döneme kadar götürülen Alp Er Tunga ya da Afrasyab hakkındaki bilgilere de bir göz atalım… Türkçe kaynaklarda, ‘Alp Er Tonga’ ya da ‘Tonga Alp Er’; Farsça kaynaklarda, ‘Alp Er Afrasiyab’ olarak zikredilen; Arap kaynaklarında ise ‘Turan Pâdişâhı’, Türk soyunun atası olarak yer alan ve Türk boylarının târihî destanlarında, kahramanlık sembolü olarak anılan Alp Er Tunga’nın, İran destânı ‘Şehnâme’de yer alan ve Afrasyab olarak zikredilen diğer târihî şahsiyetle aynı kişi olduğu hükmü yaygın görüştür.

Yaşamı hakkındaki bilgiler, genel olarak ‘efsânevî’ izler taşımaktadır. Şehnâme’ye göre; İran – Turan savaşları sırasında; ‘Zaloğlu Rüstem’ ile giriştiği mücâdelede, pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Orhun Yazıtları’nda da isminden defâlarca söz edilen Alp Er Tunga için ölümünün ardından, o meşhur ‘Sagu’* söylenmiştir.

*‘Alp Er Tunga, öldü mü? Issız acun, kaldı mı?

Hakkında, çeşitli kaynaklarda yer alan bilgiler, kronolojik sırası ile şu şekildedir:

Orhun Yazıtları’nda;

Alp Er ismi, Altay Dağlarından bulunan eski runik Türk yazıtlarında da bahsedilmiştir. Orhun Yazıtları’nda; Kül Tigin, 714 yılında, Oğuzlar’a karşı beşinci defâ yaptığı seferi başarı ile kazanınca, kitâbeye şöyle yazdırmıştır;

‘tunga tigin yoghinda kiri ölürtimiz.’

Şehnâme’de;

Şehnâme’ye göre Efrasiyab’ın İran’a ilk saldırısı, Minuçur’un oğlu Nodar dönemine rastlar. Efrasiyab’ın babası Peşen, Minuçur’un ölmesiyle İran’ın zayıfladığını düşünerek, oğlunu İran’a saldırtır. Nodar öldürülür ve Alp Er Tunga, on iki yıl İran’a egemen olur. Daha sonra Alp Er Tunga’nın Agriras’ı öldürmesi üzerine; Zâl, Agriras’ın intikâmını almak üzere harekete geçer ve Alp Er Tunga’yı yenebilmek için Minuçur’un torunu Zav’ı, ordunun başına getirir. Sonuçta, Alp Er Tunga yenilir. Zav, büyük ganimetlerle İran’a döner. Daha sonra, Zav’ın ölmesi üzerine Turanlıların hükümdârı Peşen, oğlu Alp Er Tunga’yı İran’ı alması için tekrar gönderir. Yaşlanmış olduğundan, Alp Er Tunga’ya karşı koyamayacağını düşünen Zâl, oğlu Rüstem’i ordunun başına getirir. Rüstem, Alp Er Tunga’ya karşı giriştiği savaştan gâlip çıkar. Sonuçta, Alp Er Tunga’nın babası Peşen ile Zâl, barış antlaşması yapar. Antlaşmaya göre Amu Deryâ, tekrar Turan ile İran’ın sınırı kabûl edilir. Bu olay, yine Şehnâme’de; Alp Er Tunga’nın ağzıyla şöyle anlatılmaktadır:

‘Çin’den Amu Deryâsına kadar olan topraklar, benim hâkimiyetim altındadır Amu Deryâsı sınırındaki Soğdlar, benim orduma tâbîdirler… Turan ile İran’ın düşmanlığı, aslında Selm ile Tur’dan başlamıştır…’

Müslüman bir yazar olan Firdevsî’nin, İran’a rakip olan Turanlıları, Türklerle aynı görmesi ve Alp Er Tunga’yı da onların kağanı olarak kabul etmesi; Türklerin, İslâmî dönemdeki Mâveraünnehir akınları karşısında, İran milliyetçilerinin olumsuz etkileri altında kalmış olmasının sonucudur.

Divân-ı Lügâtî’t-Türk’te;

‘Türklerin ulusal kahramânı ve büyük Hâkânı’dır.

Kaşgarlı Mahmud, Tarım; ‘Tekinlere ve Afrasyab soyundan olan hâtunlara ve bunların çocuklarına karşı söylenen bir kelime; Hâkânlı hanları, oğullarından başkasına söylenmez’ ve Altun Tarım; ‘yük kadınların lâkâbıdır’ şeklinde, ‘Tarım’ kelimesinin anlamını açıklar. Yine Kaşgarlı, ‘Tegin’ kelimesinin, Afrasyab oğullarından oluşan Hâkânlı âilesi çocukları için kullanıldığını belirterek, bunun nasıl oluştuğunu anlatır. Ayrıca, ‘Han’ kelimesinin, Türklerin başbuğları için kullanıldığını, bütün Türk hanlarının Afrasyab soyundan gelenler olduğunu, Afrasyab için ‘Hâkân’ kelimesinin kullanıldığını ve bunun uzun bir hikâyesinin olduğunu yazar.

Ayrıca, Kaşgarlı Mahmud, Afrasyab’ın ‘Barsgan’ ile ‘Barman’ adında iki oğlu ve ‘Kaz’ adında bir kızının olduğundan bahseder.

Kutadgu Bilig’de;

Yusuf Has Hacib de Karahanlı hükümdârı Tabgaç Buğra Han’a armağan olarak sunduğu Kutadgu Bilig adlı eserinde; ‘dünyâ hükümdârları içinde en adâletli olanların Türk hükümdârları olduğunu’ ve ‘onların içinde, adı meşhur olanın Tâciklerin (İranlıların) Efrasiyab dedikleri Alp Er Tonga olduğunu’ söyler. Ayrıca; ‘Kent: Şeher. Bu kelimeden alınarak, Kaşgar için ‘Ordu Kent’ derler. Hânın oturduğu şeher demektir. Çünkü Afrasiyab, havası güzel olduğu için burada otururdu’ şeklinde kaydeder.

El- Mesûdî

Şehnâme’nin dışında, Arap ve Fars kaynaklarında; Efrasiyab ve ataları, isimlerin söylenişindeki bâzı farklılıklar dışında, Şehnâme’ye benzer bir şekilde anlatılır. Ancak, 10. yüzyıl Arap târihçisi El- Mesûdî, Türklerden ve Türk hâkânlarından bahsederken; ‘Türk topluluklarının, Çin ile Horasan arasında oturduklarını, buralarda birçok şehirler kurduklarını’ anlatır. Ayrıca Efrasiyab’ın, ‘buralardaki Türklerin hükümdârı ve Hâkânlar Hâkânı olduğunu, Türk ülkelerinin hâkimi bulunduğunu, diğer hanların ona bağlı olduğunu’ belirtir. ‘İran’a hükmeden Efrasiyab’ın da bu hanlara mensup olduğunu’ söyler ve milattan sonra 7. yüzyılın başındaki Köktürk Hâkânı’nın, ‘Efrasyab’ (Afrasiyap ya da Franrasyan) soyundan olduğunu’ yazar.

Alâaddîn Ata Melik Cüveynî

Moğol târihçi Alâaddîn Ata Melik Cüveynî de ‘Uygur Devleti hükümdârlarının Efrasyab soyundan olduğunu’ yazmıştır. Aynı biçimde, Cüveynî’ye göre; ‘Oğuzların Kınık boyundan olan Selçuklular, Karahanlılar ve Harzemşâhlar devletleri de soylarını Alp Er Tunga’ya bağlamışlardır.’ Cüveynî, birçok kayıtta; ‘Efrasyab olarak andığı kişinin, kesinlikle Türklerin atalarından olduğunu; mertlikte, cihangirlikte ve cengâverlikte, dünyâya nâm salan bir yiğit ata olduğunu’ zikreder.    

Târih-i Mülûk-u Acem’de;

Avesta’da ‘Arjasp’ şeklinde geçen karakterin Alp Er Tonga olduğunu kaydetmiştir. Ali Şir Nevâî’nin Târih-i Mülûk-u Acem (İran Pâdişâhları’nın Târihi) adlı eserinde; ‘Arjasp Binnî Efrasiyab kim, Türk Pâdişâhî erdi’ şeklinde telaffuz etmiştir.

Şecere-i Terakkime’de;

Ebû’l- Gâzi Bahadır Han, 17. yüzyılda yazdığı Şecere-i Terakkime adlı eserinde; Selçukluların pâdişâhlığı ele geçirmelerini anlatırken, onların tavrını şöyle belirtir: ‘Selçuklular Türkmen olup kardeşiz demekle, halka faydaları dokunmadı. Pâdişâh olunca, Türkmen’in Kınık uruğundanız dediler ve pâdişâh olduktan sonra, Efrasiyab’ın bir oğlu, Keyhüsrev’den kaçıp Türkmen’in Kınık uruğunun içine varıp onda büyüyüp kalmıştır. Onlar, biz onun oğulları ve Efrasiyab’ın neslinden oluyoruz deyip atalarını sayıp otuz beş göbekte Efrasiyab’a eriştirdiler.’

Uygur Halk Destanlarında;

Uygur Halk kahramanlık destanlarından Uygur On iki Makamları’ndan olan Irak Makamı’nın üçüncü destan kısmında yer alan ‘Yusuf – Ahmed’in şu destânı:

Şâh-ı âlem, pekır esli,

Aprasiyap, Oğuz nesli,

İzdep keldim, dildar vesli,

Yoktur candin teşvişları.’

Diyerek, Afrasiyab’ı Oğuz nesli ile özleştirir.

Prof. Dr. Osman Turan

‘İslâm kaynakları, Karahanlıların Koçu (İdikut) Uygur Devleti’nin ve Selçuklu Hânedanları’nın Efrasiyab’a mensup olduklarını ifâde ederlerken; bu münâsebetle, O’nu târihî ve millî anâneye uygun olarak, Oğuz Han ile birleştirmişlerdir.’

Gerçekten yaşamış bir şahsiyet olduğu konusu bir tarafa, Alp Er Tunga ile Afrasyab’ın kesinlikle aynı kişi olduğu yargısı kesindir diyebiliriz. Diğer yandan, Afrasyab’ın bir peygamber olduğu, hattâ Kur’an’da da adı geçen ‘Hz. Zûlkarneyn’ olduğu; eğer o değil ise bile bu peygamberin, yine Oğuz Kağan dâhi olabileceği iddiâları ise mevcût olmakla berâber, daha çok spekülasyona açık konular gibi durmaktadır.

Hz. Nuh’un Oğlu Yafes, Türklerin İlk Soy Atasıdır İddiâsı

Bu kadar derine inmişken, Türk soyunun ilk atasının ‘Yafes’ olduğu hakkındaki iddiâya da bir değinmek gerek… Bilindiği üzere Hz. Nuh, neredeyse tüm inananlar için -özellikle semâvî dinlerin genel kabulüdür- ikinci Âdem olarak kabûl edilir. Hz. Nuh’un ‘Ham, Sam ve Yafes’ adlı üç oğlu olduğu; Ham’ın Afrikalı ve Habeşlilerin, Sam’ın Arapların, Yafes’in ise Türklerin atası olduğu rivâyet edilir. Yeryüzündeki geri kalan diğer tüm ırklarınsa, daha sonradan başlıca bu ilk ırklardan türeyip kaynaştığı iddiâ edilir.

Bu iddiâ, doğu târihçiliği içinde kendisine sarsılmaz bir yer bulmuş; bu târih geleneğinin temel üslûbu olan ‘vakayînâme ve menkîbe’ anlatımları ise giriş kısımlarında, Türklerin kökeninin mevcut hükümdârdan başlayarak, soyunun geriye doğru sayılması yolu ile her seferinde, Yafes ve babası Hz. Nuh’da bitirilmiştir. Buna bir örnek vermek gerekirse, türün en eski ve klasik ürünlerinden ‘Âşıkpaşazâde’nin ‘Tevârih-i Âl-i Osman’ından alıntı yapmak yeterli olacaktır:

‘Nuh Peygamber’in, selam onun üzerine olsun, oğlu Ya­ fes’in oğlu Maçi’nin oğlu Çin’in oğlu Turmuş’ın oğlu Yan­ temür’un oğlu Korluga’nın oğlu Karahul’un oğlu Süleyman Şah’ın oğlu Karalu Oğlan’ın oğlu Amudı’nın oğlu Kara­ca’nın oğlu Kurtılmış’ın oğlu Çarboga’nın oğlu Sevinç’in oğlu Togar’ın oğlu Baybus’un oğlu Kızıl Boğa’nın oğlu Ka­marı’nın oğlu Bansup’un oğlu Karahan’ın oğlu Tozak’ın oğ­ lu Aykutluk’un oğlu Karahan’ın oğlu Oğuz’un oğlu Gök Alp’in oğlu Basuk’un oğlu Toktimur’ün oğlu Sugar’ın oğlu Bakıyı’nın oğlu Sunkur’un oğlu Kaynıtur’un oğlu Togar’ın oğlu Aykolug’un oğlu Sayıntur’un oğlu Kızıl Boğa’nın oğ­ lu Kaya Alp’in oğlu Süleyman Şah Gâzi’nin oğlu Ertuğ­rul’un oğlu Osman Gâzi’dir.’

Bilimsel bir gerçekliği olmadığı hâlde, hakkında kısaca bilgi vermiş olduğum Türklerin Yafes ile ilişkilendirilmesi hâdisesi, ana hatları ile bu şekilde… Ancak, bu iddiânın, yüzyıllarca kabûl edildiği, hattâ çağımızda bile hâlen kabûl gördüğünü söyleyebilirim. Mustafa Kemâl Atatürk dâhi Türk Târih Tezi’ni savunurken, konuya ilişkin olarak şu sözleri sarf etmiştir:

‘Efendiler; bu insanlık dünyâsında, en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da bir derinliği vardır. Efendiler; bu derinliği isterseniz ölçelim: Birinci ölçek, târih öncesi devirlere ilişkin ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Yafes’in oğlu olan kişidir. Târih döneminin belge tedârikinde, pek hoşgörülü olan ilk evrelerine biz de hoşgörü gösterelim, fakat en açık ve kesin ve en maddî târih kalıntılarına dayanarak söyleyebiliriz ki; Türkler, on beş yüzyıl önce, Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır…’

Anadolu, Türklerin Ebedî Olduğu Kadar Ezelî Yurdudur!

Giriş bölümünde ele aldığım üzere yeni bulgular, mevcut târihi referansları, ciddî anlamda değiştirecektir. Hattâ Anadolu’nun, son bilgilerin ışığı ile ortaya çıkandan dâhi çok daha eski bir Türk Yurdu olduğunu söyleyebiliriz. Şimdilik bekleyip göreceğiz diyelim…

Ancak Ön-Türk târihinin yalnızca küçücük birkaç bölümüne, kısacık değindiğimiz bu yazıda bile Türklerin târihe vermiş oldukları yön ve târih içindeki vazîfeleri, göz doldurmaya yetiyor. Ümîdimiz, şu an için karanlık bir alandan ibâret olan ve iddiadan öteye geçemeyen inanışların da ciddî araştırmalar doğrultusunda gün yüzüne çıkarılması ve tüm dünyâ kamuoyuna sunulmasıdır. Târihçilerimizin ve araştırmacılarımızın, bu gerçeği bir ülkü olarak kabûl etmelerini ve bu uğurda çalışmalarını sürdürmelerini temennî ederim…

tarihturklerlebaslar-alternatiftarihSözlerimi, yine Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün, konuya dâir şu târihî konuşması ile sonlandırmak istiyorum:

“Bu memleket, dünyânın beklemediği, aslâ ümit etmediği, bir müstesnâ mevcûdiyetin yüksek tecellîsine sahne oldu. Bu sahne, en az 7.000 senelik Türk beşiğidir! Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, tabiatın yağmurlarıyla yıkandı; o çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından, evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün, o tabiat çocuğu, tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu! Türk, budur… Yıldırımdır, kasırgadır, dünyâyı aydınlatan güneştir…’’

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *