«

Özelde Osmanlı târihine, genelde ise Türk târihine damga vuran ve hâfızalarda ‘‘Genç Osman’’ olarak iz bırakan II. Osman, Osmanlı Devleti’nin 16. Pâdîşâhıdır. Dedesi; Sultan III. Mehmed’den sonra, ordunun başında sefere çıkan ilk hükümdârdır. Sultan I. Ahmed’in oğlu olan ve amcası; Sultan I. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine tahta çıktığında, henüz 14 yaşında bulunan Genç Osman, hâl’ edildikten sonra ise ‘‘Osman Çelebi’’ olarak anılmaya başlamıştır.

yeniceri-ocagini-tarihe-gomen-reformist-sultan-osman-i-sani-2Bir şehzâdeye yakışır şekilde, tahta çıkmadan önce oldukça iyi ve kaliteli bir eğitim alan Genç Osman, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmekle birlikte; bâzı batılı kaynaklarda, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi dilleri de konuştuğu bilgisi yer almaktadır. Ancak bu bilginin doğruluğu şâibelidir. Genç Osman, Fâtih Sultan Mehmed devrine dek standart usûl olarak kabûl gören; saray dışından evlilik yapmayı tercih etti. Ancak, özellikle Yavuz Sultan Selim Hân döneminden îtibâren, yaklaşık olarak bir asırlık süreçte, saray dışından evlilik yapan bir sultan görülmemişti. Şeyhü’l- İslâm Esad Efendi ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlilikler gerçekleştirmiş olması; hem önemli bir yenilik olarak, sezilen diğer değişikliklerin sinyali olarak yorumlanmıştı hem de önemli mevkîleri işgâl eden kimselerle olan ilişkisini, akrâbalık pâyesi ile taçlandırması, Genç Osman’ın ince plânlanmış stratejisine dâir bir diğer uyarı niteliği taşımaktaydı.

Osmanlı târihinde, bir benzeri daha yaşanmamış derecede hakâret ve saldırılara mârûz kalan ve Yedikule Zindanları’nda boğularak öldürüldüğü bilgisi, târihe kayıt düşülen Genç Osman, öldüğünde henüz 18 yaşını yeni doldurmuştu. Hânedân üyesi bir kimsenin kanının akıtılmasının, eski Türk töresindeki kut anlayışı temelinden hareketle, kesin bir yasak olarak dönemin örfü içinde de yer alması; Genç Osman’ın kementle boğularak öldürüldüğü bilgisinin halka yansıtıldığı ve kayıtlara da bu şekilde geçmiş olduğu anlamına gelmektedir. Oysa söz konusu olaya bizzât şâhit olanların ifâdelerine yer veren kronikler, tâlihsiz sultânın, balta ve kılıçlar marifetiyle öldürüldüğü bilgisini dolaylı olarak îmâ etmektedir.

Hâdisenin gerçek yüzünün, saray tarafından da saklanmış olması, tıpkı Genç Osman’ın daha bir yaşını bile doldurmamış olan küçücük çocuğunun, şölen ortasında, bir yeniçeri tüfeği mermisi ile vurularak öldürülmesi -belki de asıl hedef ıskalanmıştı- olayındaki gibi, durumun vahâmetini göstermesi açısından önemlidir. Çünkü bu tarz meselelerin tekrar yaşanmaması ümîdiyle, unutulmaya ve unutturulmaya çalışmasından kaynaklanmış olması mümkündür.

yeniceri-ocagini-tarihe-gomen-reformist-sultan-osman-i-sani-3

Buraya kadar, hakkında son derece kısıtlı bir genel bilgilendirmede bulunmaya çalıştığımız Genç Osman’ın, hâl’ edilmesi hâdisesinin yaşanmadığı ve gerçek târihî sürecin, bu değişken ile birlikte sürdürüldüğünü, tüm yan etkenleri de göz önünde bulundurarak kurgulamaya çalışacağız. Sultânı ölüme götüren nedenleri, yukarıda zikretmememizin sebebi ise alternatif târih metnimizde, söz konusu olaylara da yine ayrıca değinecek olmamızdır.

Genç Osman’ın, yeniçerilerle arasının açılmasına neden olan ve hazîn sonunun da başlangıcı olarak kabûl edebileceğimiz Lehistan Seferi; hem dedesi Sultan III. Mehmed’den sonra, ilk kez ordunun başında pâdişâhın yer alması açısından önemliydi hem de Kırım Hanlığı’nın, Osmanlı Devleti politikasını, kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilmeye başladığının görülmesi açısından oldukça önemliydi. İkinci tespit için Osmanlı Devleti’nin Lehistan ile arasında bulunan dostluğun, iki ülkenin arasında sınır teşkîl eden Dinyester Nehri’nin, Osmanlı – Avusturya Savaşları nedeniyle, Osmanlı askerlerince sık sık geçilmek zorunda kalındığı hâlde hiç bozulmadığının; fakat geçimini Lehistan’a yapılan akınlarla sağladığını düşünen Kırım Hânı’nın, barışa aykırı bir biçimde şiddetle hareket etmesini gösterebiliriz. Lehlilerin ise buna tepki olarak; Eflak, Boğdan ve Erdel’in iç işlerine müdâhâlesi ve Hotin Kalesi’ni zapt etmeleri, Kırım Hanlığı’nın tâbî olduğu gerçek patron olan Osmanlı Devleti’nin, vazîyete doğrudan el atması anlamına gelmekteydi.

Eylül 1620’de, Özi Beylerbeyi İskender Paşa’nın komutasındaki Osmanlı birlikleri, Prut Nehri’nin kıyısındaki Yaş’ta, Lehlileri bozguna uğrattı.  Hotin Kalesi önünde, Avusturya’dan yardım alarak, daha büyük ve güçlü bir ordu meydana getirmeye çalışan Lehlilerin bu tedbirleri üzerine; Genç Osman, Nisan 1621’de, ordunun başında, İstanbul’dan ayrıldı. Bu, pâdişâhın katılımı ile uzun zamandır görülmeyen bir ‘‘Sefer-i Hümâyûn’’ gerçekleşmekte olduğunu gösteriyordu. Eylül 1621’de, Hotin Kalesi önüne gelen ve keleyi kuşatan Osmanlı ordusu; kale önünde gerçekleşen meydan savaşında, üstünlük sağlamakla birlikte, bir türlü kesin zafere ulaşamıyor ve düşman siperlerinin ele geçirilememesiyle de askerin şevk ve heyecânı yıpranmaya başlıyordu. Yeniçerilerin isteksizliği, özellikle sefer mevsiminin de dışına çıkılmış olması gibi bahânelere sarılmaları, netîce alınmasına engel oldu. Lehistan elçilerinin, savaşa kendi hatâlarının neden olduğunu ve barış yapmak istediklerini bildirmeleri üzerine, Hotin Antlaşması yapılarak, savaşa son verildi ve Osmanlı üstünlüğü tekrar sağlanmış oldu.

Ancak Genç Osman, bu seferin, aslında bir başarısızlık olduğunu ve sorumlusunun da yeniçeriler olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle, bir takım askerî ıslahât girişimlerine başladı. Asker sayısının, defterde maaş alan kişi sayısından az olduğunu fark edince, sefere katılmayanların maaşlarını kestirdi. Bu da fazla maaşları kendi aralarında bölüşen yeniçeri ağalarının, sultâna düşman olmalarına yol açtı. Gittikçe yükselen bir sesle homurdanmaya başlayan yeniçeri gürûhları içindeki elebaşlarının tespîti ve cezâlandırması, giriş bölümünde de zikretmiş olduğumuz, pâdişâhın çocuğunun öldürülmesi olayına neden oldu. Bunun sorumlusu bulunamasa da Genç Osman, yeniçerilerin üzerine daha da sert gitmeye başladı ve aradaki ipler tamâmen koptu.

Aşağıda ayrıntılarıyla sunmaya çalışacağımız nedenlerden ötürü, Genç Osman katledilecekti. Ancak genç sultânın, bu hengâmeden kurtulduğunu, hattâ gerekçe olarak gösterilen Hacca gitme bahânesinin gerçekleştiğini varsayarsak; II. Osman’ın öldürülme hâdisenin yaşanma fırsatı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nedenine gelirsek ve niçin bunun aslında bir bahâne olduğunu açıklamak gerekirse, şunları söyleyebiliriz…

Genç Osman, hem oldukça sert bir karaktere sâhipti hem de son derece cesurdu. Gözü kara olarak nitelendirilen sultan, devletin bozulmasının başlıca sebebi saydığı Yeniçeri ve Sipâhî Ocakları’nı kapatmayı; özellikle devşirmeler yerine, Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden oluşan yeni bir ordu kurmayı düşünüyordu. Bunun için ilk olarak, Hacca gideceğini öne sürerek, herhangi bir sefere nazaran, oldukça az sayıda bir yeniçeri koruma birliğiyle, İstanbul’dan ayrılacak ve Anadolu içlerinde, önceden teşkîl ettirmiş olduğu sekbanlara, bu birliği öldürtecekti. Zâten gerçek târihî süreç içerisinde, yeniçerilerin bir an evvel harekete geçmesine neden olan olay da bu olmuştu. Çünkü hiçbir Osmanlı Sultânı, asla Hacca gitmemiş, devletin yönetimini, örfler gereğince daha önemli görmüş ve bu işi hep vekîlleri aracılığı ile gördürmüşlerdir. Eşine hiç rastlanmamış bu karar ve Genç Osman’ı ifşâ eden sahte sırdaşları, onun sonu olmuştur.

İşte bu niyetin gizli kaldığını ve elini çabuk tutan Genç Osman’ın, hızla İstanbul’dan ayrıldığını düşünmemiz, hem onun hayatta kalması hem de sonraki hamlelerinin gelişimi anlamına gelmektedir. Anadolu içlerinde, söz konusu sekbanlarca ortadan kaldırılan yeniçerilerin haberi eğer gizlenebilseydi; Genç Osman’ın hayâli olan Anadolu Türkmenlerinin çocuklarından oluşan tüfekli sekban birlikleri ile İstanbul’a bir baskın yapması ve söz konusu ocakları ilelebet ortadan kaldırması, muhtemel ilk hamlesi olarak görünmektedir.

Ancak, Anadolu içlerinde ortadan kaldırılan yeniçerilerin haberinin, ilgili dönem için bir müddet dâhi olsa saklı kalması pek olası görünmemektedir. Bu nedenle de İstanbul’un yeniçeriler tarafından yağmalanması, sarayda yaşayanların katli vb. menfî olayların yanı sıra, Türk kitlelerin de yine İstanbul içinde, yeniçeri tâifeleriyle çatışması kaçınılmaz görülmektedir. Bu noktadan hareketle, elini iyice güçlendirmekten başka çâresi olamayan Genç Osman’ın, doğu vilâyetlerine çekilmekten ve Suriye ile Mısır Türklerinden oluşan yeni sekban gruplarıyla da ordusunu takviye etmekten başka imkânı olmadığını söyleyebiliriz.

Diğer yandan, yeniçeriler tarafından, tahta yeni bir pâdişâh çıkarılması ve II. Osman’ın hükmünün kalmadığını îlân ettirmeleri de kuvvetle muhtemel ve çok yerinde bir karşı hamle olacaktır. Büyük olasılıkla da yine sâbık pâdişâh I. Mustafa’nın tahta cülûsu, akla oldukça yatkın gelmektedir.

Büyük Türkmen kitlelerin, Genç Osman’ın yeni ordusuna katılımının hayâl olmadığını söyleyebiliriz. Özellikle son iki asırda, oldukça geri plânda kalan ve devşirmelerden nefret eden Türk tebaa, gerek bu nedenlerle ve gerekse işsizlik ve bozuk taşra ekonomisi nedeniyle, sultânın imdadına yetişeceklerdir diyebiliriz. Bu gerçekleştiğinde ise İstanbul üzerine yürüyecek olan Genç Osman, elbette kolaylıkla değil ama önünde sonunda mutlakâ şehre girmeye başaracaktır. Bunun akâbinde ise şehir içinde, sokak sokak çatışmaların yaşanacağını ön görebiliriz. Hem sultânın karizmatik şahsiyetinin etkisiyle hem de yeniçerilere ve yaptıklarına kızgın ve kinli şehir sâkinlerinin de eski istikrar maksadıyla, yeni ordu kuvvetlerinin yanında yer alarak, söz konusu tahakkümün kırılmasını kolaylaştıracaklarını söyleyebiliriz.

Şehri ele geçiren ve meşrûiyetini tekrar sağlama alan Genç Osman, bugün katliam tâbîri ile zikredebileceğimiz bir öfke ve kararlılıkla, tüm yeniçeri ve benzer devşirme gürûhun kökünü kazıyacak ve karakterinden de çıkarımda bulunabileceğimiz kadarıyla, işini sağlama almak isteyecektir. Bir sonraki hamlesi ise bir diğer plânı olan; başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya, büyük olasılıkla da Bursa’ya taşımak olacaktır. Devşirmeler öncesi dönemin tüm niteliklerine tekrar kavuşma arzusu güden ve gerçek târihî seyir içinde de bunu plânlayan II. Osman’ın, sonraki ilk hamlesi de kesinlikle bu olmalıdır.

İlmîye sınıfının yozlaştığı düşüncesi de kendi sonunu hazırlayan nedenlerden olmakla birlikte, bu sınıfın tüm geniş yetki ve ekonomik güçlerinin ellerinden alınacağı ve şer odağı olma konumundan uzaklaştırılacakları da gerçeğe en yakın çıkarımlardan biri olmalıdır.

Hattâ pâdişâhların da tıpkı eskisi gibi Türk âilelerin kızları ile evlenmesini, devşirme kızlarla evliliğin ve saray içinde nüfuz kazanmalarını yasaklamayı plânlamasından hareketle, bu işi kânun bazında sağlama alması ve uygulanmasına önem vermesi de kesin gibi görünmektedir.

Gösterişli ve aşırı süslü kavuk ve kaftanlara, giysilere hiddetlenen ve bunları da sınırlamayı düşünen Genç Osman, elbette başta devlet memurları, paşalar vb. görevlilerden başlayarak, bu alanda da bir takım sınırlamalar getirecektir.

Fâtih Sultan Mehmed ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın koydukları yasaları düzenleyerek, Devlet-i Âlîyye’nin her yanında, devrin koşullarına uygun biçimde uygulanmasını sağlamayı düşünen Genç Osman, bu işe de ayrı bir önem verecek olmalıdır.

Aslında, zikrettiğimiz son husûslar, kendisine; tıpkı Fâtih gibi devletin tüm düzenini şekillendiren bir ‘‘kurucu’’ sıfatını bahşedecektir. Bu da Osmanlı târihinde, çok özel yeri olan pâdişâhlardan bir olacağı, özellikle de başarması durumunda, ilk ciddî ıslahâtları uygulamaya koyan kişi olarak yer alacağı anlamlarına gelmektedir.

Dış siyâset açısından, tıpkı eski muzaffer sultanlar gibi ideâllere sâhip olduğunu bildiğimiz Genç Osman’ın, Kânûnî devrinde olduğu gibi, Katoliklere karşı Protestanlara destek vererek, Hristiyanlar içinde mezhep ayrılıklarını körükleyeceğinin ön görmek; gerçek târihî süreç içindeki tercihlerinde de rahatlıkla işâret edebileceğimiz bir öngörü niteliği taşımaktadır. Otuz Yıl Savaşları’nda da kendini gösteren ve özellikle Transilvanya’da çıkan Protestan ayaklanmasındaki Osmanlı parmağı ve Osmanlı stratejilerinin bu asırdaki sürekliliği de bunun delîli olarak gösterilebilir.

1620 yılında, Halil Paşa komutasında olan ve İstanbul’dan ayrılarak, Navarin’e gelen; Akdeniz Seferi amacını taşıyan Osmanlı donanması; Adriyatik’e yöneldiğinde, iki İtalyan gemisi ile karşılaşmış ve bunları ele geçirerek, İtalya’ya asker çıkarmıştı. Ayrıca İspanyollara âit olan liman şehri; Manfredonia’yı da işgâl etmişti. Fâtih devri ile sona eren, yayılmacı Akdeniz siyâseti ve İtalya seferlerinin de Genç Osman tarafından canlandırılacağı; zikrettiğimiz husûslara dayanarak, öne süreceğimiz kuvvetle muhtemel iddialardandır. Gücünü pekiştirdiğine inandığı anda ise sıradaki ilk hedefi, yine kendisine örnek aldığı Fâtih’in vaktiyle ele geçirdiği, ancak II. Bayezîd döneminde tekrar elden çıkan; Otranto olacaktır.

Etkilediği dönem için Kösem Sultan’ın daha hâkimiyeti başlamadan, tüm gücünü kaybedeceğini; belki gelecekteki pâdişâh olan Sultan IV. Murad’ın da hiç tahta geçme fırsatı bulamama ihtimâli olduğunu söyleyebiliriz. Tahta geçse bile özellikle Genç Osman’ın katli vb. olaylardan, henüz çocukluğunda etkilendiği için son derece hiddetli bir karaktere dönüştüğünü bildiğimiz Sultan IV. Murad’ın; belki de daha yumuşak bir kişiliğe dönüşeceğini bile söylememiz de mümkündür. Hattâ kim bilir, belki ‘‘Bağdat Fâtihi’’ unvânı da Genç Osman’a nasîp olabilirdi.

Hayâl kurmaktan öte, boş tahminlerden de uzak bir biçimde, yalnızca gerçek târihî sürece tam uygun ve târihî nirengi noktalarına dayanan, kesinlik arz eden ihtimâllere dayandırdığımız ve daha fazlası hakkında yorum yapmanın da bilimsellikten uzak kalacağını düşündüğümüz; muhtemel II. Osman devri hakkında, alternatif târihçilik çerçevesinde sunabileceğimiz veriler, zikrettiğimiz tüm bu husûslardan oluşmaktadır.

Metni, devrin büyük şâiri Nef’’î’nin; Genç Osman’ın ardından yazdığı kasîde ile bitirmeyi uygun görüyorum:

‘‘Bir şâh-ı âlîşân iken şâh-ı cihâna kıydılar.

Gayretlü genç aslan iken şâh-ı cihâna kıydılar.

Gâzî bahâdır hân idi Âli-neseb sultan idi.

Nâmîyle Osman Hân idi Şâh-ı cihâna kıydılar.

Hükmetmeğe kâdir iken Emr-i Hakk’a nâzır iken

Hacc itmeğe hâzır iken Şâh-ı cihâna kıydılar.

Ey dil ciğerler oldu hûn derdim bir iken oldu on.

Kan ağladı eh-i fünûn şâh-ı cihâna kıydılar.

Eşrât-ı sâatdir bu dem rûz-ı kıyâmetdir bu dem.

Kul’a nedâmetdir bu dem Şâh-ı cihâna kıydılar.’’

Nef’î / 1622

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *