«

II. Viyana Kuşatması, 1683 yılında, IV. Mehmed devrinde; Osmanlı Devleti’nin Avusturya’nın kalbine uzanmayı, Kânûnî Sultan Süleyman döneminden sonraki ikinci ve son denemesiydi. XVII. Yüzyılda, Osmanlı Devleti ile Avusturya Arşidüklüğü arasında yapılan savaşların en uzun süreni de bu kuşatma ile başladı.

Avusturya, yönetimi altında yer alan Macarlara iyi davranmıyor; onları ağır vergilerle eziyordu. Ayrıca mezhep hürriyeti de tanımıyordu. Macarlar, baskılara daha fazla dayanamayınca, Tökeli İmre’nin önderliğinde ayaklandılar. Kendi güçleriyle başarılı olamayacaklarını anladıkları için Osmanlı Devleti’nden yardım istediler.

Politik nedenlerden dolayı Osmanlı Devleti, uzun yıllardır Macaristan’da ve Avusturya’da Katolik olmayan azınlığa yardımda bulunuyordu. Osmanlı Devleti, zâten Tökeli İmre’yi yukarı Macaristan Kralı olarak tanıyordu. Henüz kuşatmadan önce, Osmanlı Devleti ve Habsburglar (Avusturya’yı yöneten Hânedân) arasında, Vasvar Antlaşması’nın bir sonucu olarak; yirmi yıllık bir barış sözleşmesi vardı.

1681 ve 1682 yıllarında, Tökeli İmre ile Habsburglar arasındaki sınır çatışması, şiddetini arttırdı. Habsburg kuvvetlerinin merkez ordusunun, Macaristan içlerine tecâvüz etmeleri, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya, Osmanlı ordusunu sefere çıkarmak için IV. Mehmed ve divanını ikna etmek husûsunda önemli bir gerekçe oldu. Sultan IV. Mehmed, Kara Mustafa Paşa’ya, Yanıkkale (Raab) ve Komarom kalelerine (ikisi de Kuzeybatı Macaristan’da bulunmaktadır) operasyon yapmaya ve onları kuşatmaya izin verdi. Osmanlı ordusu, 21 Ocak 1682 târihinde, seferber edildi. 6 Ağustos 1682 târihinde de savaş îlân edildi.

Viyana, Doğu Akdeniz – Almanya ticâret yolu üzerinde yer alması ve Tuna üzerindeki iç kontrol noktası olması gibi nedenler yüzünden, Osmanlı Devleti’nin stratejik hedeflerinin tam ortasındaydı. Kuşatma için büyük hazırlıklar yapıldı; Avusturya’ya ve lojistik merkezlere giden tüm yollar tâmîr edildi ve yenileri de inşâ edildi. Cephâne, mühimmât, top ve diğer kaynakların, imparatorluğun her yanından bu lojistik merkezlere ve Balkanlar’ın içlerine gönderimi sağlandı

Lojistik zamânı, Ağustos ve Eylül 1682’de, bir istilâya başlamanın mümkün olmadığını ifâde ediyordu. Üç aylık bir seferde, Osmanlı ordusu, ancak kış mevsiminde Viyana’da olabilirdi. Fakat seferin başlaması ve hazırlanması için gereken 15 aylık bir sürede de Habsburglar hazırlanacak ve diğer Avrupa krallıklarına da yardım için başvurabileceklerdi. Nitekim kış bitmeden, Habsburglar ve Lehistan bir antlaşma imzaladı. Antlaşmaya göre; Osmanlı Devleti Krakow’a saldırırsa, Habsburg kuvvetleri Lehistan’a yardıma gelecekti; karşılık olarak da Leh ordusu, Viyana’ya bir saldırı olursa, yardıma gelecekti.

 

İlkbahar mevsiminde, Mayıs ayı başlarında, Osmanlı ordusu Belgrad’a ulaştı. Daha sonra, Viyana şehrine doğru hareket etti. 7 Temmuz’da ise 40.000 kişilik Tatar kuvvetleri, Viyana’nın 40 km doğusuna vardı. Kuşatma süresince, Habsburg İmparatoru I. Leopold, 80.000 Viyanalı ile birlikte, şehirden kaçtı ve Linz’e yerleşti. Lehistan Kralı Sobieski de 1683 yazında, antlaşmadaki yükümlülüğünü yerine getirmek için bir yardım sevkiyâtı hazırlıyordu.

Osmanlı ordusu, 14 Temmuz’da Viyana’yı kuşattı. Viyana’da arta kalan 11.000 askerin, 5.000 sivil ve gönüllünün lîderi; Graf Ernst Rudiger von Starhamberg, teslîm olmayı reddediyordu. Viyanalılar, şehrin etrâfındaki evleri ve duvarları tahrîp ettiler; yıkıntıları temizlediler ve boş bir alan bıraktılar. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, bu problemi, kuvvetlerine; şehre doğruca giden hendekler kazmalarını emrederek çözdü.

Osmanlı ordusu, zamânı hesâba katmadı; bu noktadaki hatâları, savaşın îlânından sonra, ordularını birleştirip ilerlememeleriydi ki; yardım kuvvetlerinin Avusturya’ya ulaşmasına izin vermiş oldular. Târihçiler, Kara Mustafa Paşa’nın, şehri zenginlikleri ve bozulmamış hâliyle ele geçirmek istediğini kaydetmişledir.

Viyana’ya ise her anlamda yiyecek desteği kesilmişti. Garnizon ve sivil gönüllüler, aşırı kayıplara katlanıyordu. Kışla hizmeti, öyle bir problem hâline geldi ki; Graf Ernst Rudiger von Starhamberg, herhangi bir asker nöbette uykuda bulunursa, öldürülmesi emrini verdi. Ümitsizlik gittikçe artıyordu. Bu sırada, Lorraine Dükü V. Charles’ın komutası altında olan imparatorluk kuvvetleri, Macar Tökeli İmre ile Viyana’nın 5 km kuzeydoğusunda, Bisamberg’de çarpışıyorlardı.

Kuşatma devâm ederken, Lehistan Kralı Sobieski’nin 120 bin kişilik yardım kuvvetini, Kırım Hânı Murad Giray Hân’ın durduramaması üzerine; Viyana Kuşatması netîcesiz kaldı. Viyana bozgununun sorumluluğunu taşıyan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa îdâm edildi. Pâdişah, daha sonra düşünüp, yapmış olduğu başarılı hizmetlerden dolayı, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başının kesilmesini geri almak istemiş ve ikinci bir emirle affedilmesini emretmiştir. Fakat ikinci emir ulaşana kadar, paşa îdâm edilmişti. Kesilip, gömülen başının üzerine ‘‘seng-i ibret’’ (ibret taşı) ibâresi konuldu.

Osmanlı Devleti’nin bu hezîmeti, Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılandı. Artık Osmanlı’nın yenilmez olmadığını gören Avrupa, karşı hücûma kalkmaya başladı. Psikolojik savaş olarak da Osmanlı üzerinde büyük bir kayıp, Avrupalılarda ise büyük bir kazanç olarak değerlendirildi. Bu savaş sonucunda, klasik görüşe göre; Osmanlı Devleti’nin gerileme devrine girdiği kabûl edilmektedir. Yine aynı görüşe göre; Türklerin, Sakarya Muharebesi’ne kadar sürecek bir geri çekilme süreci başlamış oldu.

Süreç hakkında geniş bir özet sunmaya çalıştığımız II. Viyana Kuşatması, başarıya ulaşma şansı bulsaydı, târih, hangi muhtemel gelişmelere gebe olabilirdi; oldukça yalın bir biçimde, bunu incelemeye çalışacağız.

Öncelikle, genel kabûl gören; Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın sert ve kendini beğenmiş tavırlarının, seferin başarısızlığa ulaşma şansını engelleyen faktörlerin başında yer aldığı görüşüne, bizim de katıldığımızı belirtmeliyiz. Kuşatma sırasında, oldukça kilit bir vazifeye sâhip olan Tatar kuvvetlerinin idârecisi; Kırım Hânı Murad Giray, birçok kez tartışma yaşadığı ve kendisini ezmeye kalkan Mustafa Paşa’yı attan almak durumunda kalmış; ancak bir paşa karşısında, yine bir taht sâhibi olarak bu duruma düşmek de oldukça ağrına gitmiştir. Nitekim kuşatmanın kaderini belirleyen, Avusturya’ya yardıma gelen Leh ordularını durdurmakla görevli Giray Hân, Leh süvârîlerini durdurmaya çalışmamıştır bile diyebiliriz.

Öyle ki; dönemin Avrupa kaynakları, Tatar ordusundan çekinen Leh ordusunun, uzun süre saldırmaya cesâret edemediğini; ancak Tatarlardan da bir karşı saldırı gelmeyince, tam da Giray’ın ordusunun önünden, önce ikişer – üçer, sonra beşer – onar geçmeyi tecrübe ettiklerini; sonunda da hiçbir tepki vermeyen Tatarların yanından, tüm ordunun geçip, Avusturya’ya yardıma yetiştiğini ve Osmanlı ordusunu hazırlıksız yakaladıklarını kaydetmektedir. İşte Mustafa Paşa karşısında sessizliğini korumak zorunda kalan ve intikâmını bu şekilde alan Murad Giray, seferin âkîbetini de bilinçli olarak, bu şekilde etkilemiş, hattâ bizzât belirlermiştir.

viyana-surlarini-asan-devlet-i-aliye-2Merzifonlu Paşa’nın, Kırım Hânı ile iyi geçinmeye çalışması, istediğimiz alternatif sonuç hakkında yorum yapmak için bize gereken fırsatı sağlamış olacaktır. Diğer yandan, seferin başarısızlığının en önemli diğer sebebi ise Osmanlı Devleti’nin ‘‘sefer mevsimi’’ dışında olmasıdır. Her yıl, ilkbahar mevsiminde, genel olarak Mayıs başlarında (Nisan yağmurlarının da bitimiyle), Osmanlı ordusu, sefer için İstanbul’dan ayrılırdı. Genelde, Doğu Avrupa’nın pek ilerisine gitmeyen ve sefer bitimi sayılan kış mevsimi gelmeden, gereken görevleri tamamlayan ve geri dönüşünü tamamlayan Osmanlı ordusu için Viyana; konum îtibârıyla, Orta Avrupa’da yer alıyordu ve oraya ulaşmak bile klasik sefer mevsiminin tam ortası demekti. Seferin uzaması, önce yağmurların başlaması, ağır silâh ve top arabalarının da çamura gömülmesi, köprü vb. yeni istihkâm yapılarının kurulması gerekliliği gibi birçok ekstra durumla karşılaşılması anlamına gelmekteydi. Değişimden ve diğer yandan ‘‘yağmurdan’’ hiç hoşlanmayan Osmanlı ordusu, seferin daha ilk uzama ihtimâli ile iyice gönülsüz olmuş ve geri dönmek pahasına, başarısızlığı bile tercîh etmiştir. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti’nin, sefer mevsimi ile ilgili bu gerçekleri de göz önünde bulundurarak, yeni bir strateji geliştirmesi; kuşatmasının başarıya ulaşması adına, bir diğer önemli husûs olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mustafa Paşa ile herhangi bir sürtüşme yaşamayan Murad Giray, Leh ordusunun Viyana’ya ulaşmasına asla müsaade etmeyecektir diyebiliriz. Devrin Kırım ordusu, Tatar süvârîlerin nâmından da anlaşılacağı üzere; Avrupa’nın korkulu rüyasıdır ve Leh ordusunun pek bir şansı da olamayacaktır. Murad Giray, kuvvetle muhtemel ki; kısa sürede, Leh ordusunu ezip, geçecek ve yeni bir yardım için Avrupa’nın cesâreti kalmayacağı için Tatar kuvvetleri de kuşatma durumundaki Osmanlı ordusuna katılacaktır. Sayıları artan kuşatma kuvveti, nicelik olarak Viyana’dakilerin gözünü iyice yıldıracağı gibi; ezilen yardım güçlerinin haberi morallerini bozacak ve yeni yardımın gelmeyeceği gerçeği de dayanma azmi ve sabırlarını tüketecektir diye düşünebiliriz.

Bu durumda, bir hafta dâhi dayanması mümkün görünmeyen Viyana’nın düşmesi an meselesi anlamına gelecektir diyebiliriz. Merzifonlu’nun şehrin yağmalanmasını yasakladığı emri de askerlerdeki şevki azaltmış; ganîmet hayâllerini suya düşürmüş bulunmaktaydı. Seferin bir diğer başarısızlık nedeni olarak zikredebileceğimiz bu durum, fetihten sonra da paşanın kararlılığını sürdürmesi ile devâm edecektir gibi görünmektedir. Yâni herhangi bir yağma vb. durumun yaşanmayacağını; şehrin, doğal ve târihî niteliklerini, bozulmadan sürdüreceğini düşünebiliriz. Tabî ki; artık Osmanlı sancağı altında…

Osmanlı idârî taksîmatı içinde, kendisine uygun görülecek unvânı alacak olan Viyana; Orta Avrupa içinde çok güçlü bir üs edinen Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’nın kalbi içinde, daha büyük bir kararlılıkla ilerleyeceği sonucuna doğurmaktadır. Gerçek târihî süreç içerisinde, Avrupa’nın psikolojik olarak ezilmişlikten kurtuluşunu temsîl eden II. Viyana Bozgunu; bu kez Avrupa için söz konusu durumun, perçinlenerek teyîdi; Osmanlı için ise üstünlük psikolojisinin, İstanbul’un fethinden sonraki zirvesi anlamına gelecektir diyebiliriz.

Prof. Dr. Halil İnalcık’ın da Osmanlı Devleti için sonun başlangıcı olarak târif ettiği II. Viyana Kuşatması, bu şartlar altında, tam tersi bir ifâde bulabilir, Avrupa’nın tamâmen sinmesi ile sonuçlanabilirdi. Elbette, ‘‘Haçlı’’ niteliği taşıyan birçok girişimin de ufukta göründüğünü, ancak gittikçe ezilen ve kendini de küçük görmeye başlayan Avrupa’nın, gücüne güç katan Osmanlı karşısında, muhtemel mücâdeleler silsilesi içinde de başarı kazanmasının pek mümkün görünmediği husûsunun altını çizmeliyiz.

Üstelik artık Avrupa’nın orta yerinde, çok önemli bir üsse sâhip olan Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’ya yönelik yeni seferler için ordusunun büyük kısmını, burada kışlatacağını ve lojistik avantaja da sâhip olarak, sefer mevsimi sorununu da çözüme kavuşturacağını söyleyebiliriz.

Tümüyle İslâmlaşan bir Avrupa’dan söz etmek, akla uygun olmadığı gibi, biraz hayâlperestlik olarak da nitelendirilebilir. Klasik Osmanlı politikasının da bu yönde tercihleri olmadığını ve özellikle gayrî Müslimlerden alınan vergi kalemleri nedeniyle, ekonomik kazanımlar göz önünde bulundurulduğunda; hiçbir zaman olamayacağını söylemekle yetinebiliriz.

Diğer yandan, klasik görüşe göre; gerileme devrinin başlangıcı kabûl edilen Osmanlı Devleti’nin, tam tersi, yeniden büyük bir ilerleme sürecine gireceğini ve Sultan IV. Mehmed’in de tıpkı II. Mehmed gibi; ‘‘Fâtih’’ unvânı ile anılacağını söyleyebiliriz. Bu da Devlet-i Alîyye’nin ömrünün uzaması, bugünkü Avrupa haritasının çok farklı olması ve mevcut ulusların ve kuracakları devletlerin de son derece değişik niteliklere sâhip olması gibi, bugün asla kestiremeyeceğimiz sonuçların doğması anlamlarına gelmektedir.

Avrupa ile ilişkileri olan Amerika kıtasının dâhi bu sonuçtan etkilenmesi, belki de birçok Avrupa ülkesinin hâkimiyetinden kurtulmayı başaran Amerikalıların, bağımsızlıklarını da daha erken îlân etmeleri ya da Avrupa’nın fethini tamamlayacak olan Osmanlı Devleti’nin yeni hedefinin de yeni kıta olacağını ve yine bu noktadan hareketle, Amerikan târihinin de iyi ya da kötü yönde, bu şekilde etkilenmesinin, aslında çok mümkün göründüğünü söylemek, yanlış olmaz diye düşünüyorum. Bu yönüyle, tabî ki; tüm dünyânın da yine farklı şekillerde etkileneceğini, mevcut târihî olayların seyrinin değişeceğini ve bugün çok farlı bir dünyâ düzeninin kurulmuş olabileceği ihtimâllerini zikredebiliriz.

Etki alanı bakımından, son derece geniş bir alana yayılan ve tahâyyül etmesi oldukça güç olan alternatif II. Viyana Kuşatması’nın sonuçlarını, zikrettiğimiz noktalar ile aslında bilinçli olarak kısa kesmeyi uygun görüyorum. Çünkü başlı başına, ayrı bir kitap konusu olabilecek bu mevzû, aynı zamanda da sayısız hayâl mahsûlüne dönüşmesi muhtemel bir sahaya dâhildir. Bu nedenle, yalnızca târih ilminin ana ve yardımcı unsurları muvâzenesinde, değinmiş olduğumuz kuvvetli ihtimâllerin sunulmasının yeterli olduğu kanısındayım.

Altını çizmiş olduğumuz birkaç küçük görünümlü nedenin, sebep olduğu dönüşü olmayan büyüklükteki sonuçları görünce; en küçük adımın bile son derece önemsenerek atılması gerektiğini, her hamlenin, aslında ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Milletimizin, bu dersi alması ve hiç unutmaması dileğiyle, sözümüzü konuya uygun olarak, şu şekilde sonlandıralım: ‘‘Bir çivi, bir nalı; bir nal, bir atı; bir at, bir komutanı; bir komutan, bir orduyu; bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır!’’

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *