Türk Tarihi

Türk – İngiliz İlişkileri

Türk – İngiliz ilişkilerine giriş yapmadan önce İngiliz diplomasisi hakkında bir kaç tümce ile söz etmek, konuya olan bakış açısının zenginliği için yararlı olacaktır. İngiliz diplomasisi, özellikle 1707 yılında Büyük Britanya’nın kurulması sonrası ve sanayi devriminin etkileri ile sömürgeci bir anlayış içinde devam etmiştir. En önemli özelliği ise değişen ve gelişen dünyanın içinde bulunduğu şartlara kısa sürede tepki vermesi ve gösterdiği uyum becerisidir. Diplomasisini kendi ulusal çıkarları üzerine inşa eden İngiltere, söz konusu olan kurallarını 1 Mart 1848 günü Avam Kamarası’nda Henry Temple Palmerston aracılığıyla dile getirmişti. “Bizim sonsuza kadar yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim, sürekli ve sonsuza kadar var olacak çıkarlarımız vardır ve işte bu çıkarlarımızı izlemek bizim görevimizdir[1].” Ada ülkesi, savaş alanlarındaki becerisinden çok diplomasi    konusundaki bilgisi sayesinde ‘güneş batmayan ülke’ tanımını almıştır.

Resmî kayıtlara göre Türk – İngiliz ilişkilerinin başlangıcına dair ilk önemli belge, 1580 yılında taraflar arasında imzalanan kapitülasyon antlaşmasıdır. Bu antlaşmadan önce İngiliz gemileri Fransız bayrağı altında Osmanlı limanlarında ticari etkinlik gösteriyorlardı. Dönemin padişahı 3. Murat ve İngiltere Kraliçesi Elizabeth arasında imzalanan bu ‘ayrıcalık’ belgesi, Osmanlı   Devleti’ni İngiltere’nin açık pazarı haline getirmek için atılan ilk adımdır aynı zamanda. Ekonomik ayrıcalıkların getirileri iki ülke açısından karşılaştırıldığı takdirde Osmanlı Devleti her zaman için zarara uğrayan, sömürülen taraf olmuştur. Bu durumda elbette Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrolarının yenileşememesi, bilgisiz olması ve çağa direnmesinin payı oldukça büyüktür.

İngiltere, imzaladığı bu antlaşma sonrasında 4 Mayıs 1583 tarihinde İstanbul’da daimi bir elçilik sahibi olmuştur. Osmanlı Devleti ise tam 187 yıl sonra 1794’te Londra’da daimi elçilik kurabilmiştir. Fransız ve Venedik daimi elçiliklerinden sonra İngiltere üçüncü elçiliğe sahip olmuş ve İngiliz bayrağını taşıyan ilk ticaret gemisi de 9 Haziran 1584’te İstanbul’a gelmiştir[2].

1580 yılında imzalanan ilk antlaşmadan, ilişkilerin yeni bir boyuta taşınacağı 1799 yılına kadar olan 219 yıllık süreçte İngiltere ve Osmanlı Devleti arasında toplam 11 ayrıcalık belgesi imzalanmış ve bu sürede taht toplamda 16 farklı padişah görmüştür[3].

Türk – İngiliz ilişkileri iki devlet arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında ‘Ortadoğu’nun dönme dolabı’ adını almıştır[4]. Bu adın kazanılmasında rol oynayan etkenler ise İngiltere’nin, Fransız Napoleon’a karşı Osmanlı Devleti ile birlikte savaşması, ulusal bağımsızlık mücadelesine girişen Yunanlıları kışkırtması, 1878’de Rusya tehlikesine karşı doğu illerini koruma bahanesi ile yardım önerisinde bulunması ve karşılığında Kıbrıs’ı ele geçirmesi sayılabilir.

İki devlet arasındaki ilişkilerin temel çıkış noktalarını sanayi devrimi ile büyüyen hammadde arayışı, sömürge topraklar ve Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumu olarak sıralayabiliriz. Buharlı makinelerin icadı ile başlayan süreçte Birleşik Krallık, insan gücü yerine makine gücünü kullanarak üretimi seri hale getirmiş ve Afrika, Orta Asya, Okyanusya, Amerika kıtası olmak üzere hızla sömürgelerini kurmuş, buralardan ham madde ihtiyacını karşılama eğilimi göstermiştir. Coğrafi keşifler sonrasında yeni dünyaya, bugünki Amerika kıtası, koloniler kuran İngiltere, 1756 – 1763 yılları arasında Fransa ile sömürgecilik yarışının iyice kızışması sonucu askeri çatışma ortamına girmiştir. Savaşın sonucunda galip gelen İngiltere  savaşın yaralarını bir an önce sarmak için koloniler üzerinde ağır vergi yükümlülüğü getirmiştir. Bu vergilendirme stratejisi sonucu İngiliz kolonileri bağımsızlık savaşına girişmiş, ve koloniler bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Tüm bu savaşlar sonucunda yenik Fransa’da tüm dünya ülkelerini süreç içerisinde etkileyecek olan milliyetçilik akımı yani Fransız Devrimi kendini göstermiştir. Süreç içerisinde en yıkıcı etkiyi görecek olan ülkelerden biri şüphesiz Osmanlı Devleti idi. Osmanlı içerisinde barındırdığı bir çok etnik toplum yapısı gereği isyanların yaşandığı ve dönemin güçlü ülkelerinin kıskacında olduğu bir ülke olacaktı.

İngiltere gerek Koloni savaşları gerekse de Fransa ile savaş halindeyken Osmanlı Devleti de Rusya ile uzun yıllar devam eden bir savaş sürecinde idi. Türk – İngiliz ilişkilerini irdelemek söz konusu olunca Rusya’yı kenarda bırakmak mümkün görünmemektedir. Osmanlı Devleti ile ittifak antlaşması imzalayan Rusya, akabinde İngiltere ile de ittifak için görüşmelere başlayacaktı.

Fransa’nın Mısır’ı İşgali

Osmanlı ve İngiliz ittifak görüşmelerinin ana nedeni Napolyon ordularının Mısır’ı işgal etmeleri idi. Mısır’ın işgal edilmesinin hemen ardından Rusya daimi ülküsü olan boğazlar üzerinden sıcak denizlere inmek, İngiltere de Uzak Asya’daki sömürgelerini güven altında tutmak için Osmanlı Devleti ile antlaşma yoluna gittiler. Bu düşüncelerin ışığı altında Osmanlı ve İngiltere arasında 5 Ocak 1799 tarihinde ittifak antlaşması imzalandı. Antlaşmaların maddeleri ise:

  1. Rusya’nın müttefiki olan İngiltere, bu defa Osmanlı -Rus ittifakına katılıyordu.Bu suretle üç devlet arasında bir savunma ittifakı kuruluyordu. İttifakın amacı, karada ve denizde barış ve güvenliği sağlamak olacaktı.
  2. İki devlet, karşılıklı olarak ülkelerinin toprak bütünlüğüne kefil oluyorlardı ve İngiltere Mısır’ın işgalinden önceki Osmanlı sınırlarını esas kabul ediyordu.
  3. Taraflar, başka devletler ile anlaşma yapabileceklerdi. Ancak, bunlarda birbirlerinin aleyhinde yükümlülüğe girmeyeceklerdi.
  4. İki devletin ülkelerine bir saldırı olduğunda, diğeri tarafından yapılacak yardımlar, aralarında varılacak anlaşmaya göre olacaktı.
  5. Osmanlı Devleti ve İngiltere, ayrı ayrı barış yapmayacak, bu konuda da birlikte hareket edeceklerdi.
  6. Osmanlı Devleti, Akdeniz’deki Fransız ticaretini yok etmek üzere bütün limanlarını Fransa’ya kapatacak ve Fransızları Mısır’dan çıkarmak için en az yüz bin asker toplayacak, müttefik donanmalarıyla birlikte hareket etmek üzere deniz kuvvetlerini hazırlayacaktı. Bunlara karşılık İngiltere de, donanmasıyla ve askerleriyle düşmanı Mısır’dan çıkarmak için, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin topraklarına yapılacak her türlü saldırıya karşı yardım edecekti[5].

Napolyon, Mısır seferi sonrası beklenen etkiyi sağlayamadığı için Fransa hükümeti, Napolyon’a Mısır’da kalmak, Hindistan’a yürümek ya da İstanbul’u ele geçirmek gibi üç seçenek sunmuştu. Napolyon’da üç seçeneğe birden sahip olabileceğini düşündüğü plan olarak İstanbul’u ele geçirmeyi seçmişti. Yalnız İstanbul’u ele geçirmek için önce Suriye’nin ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun üzerine harekete geçen Fransızlar Akka kalesine kadar olan bölgeyi zaptetmiş, Osmanlı Devleti’nin savunması ile karşılaşmışlardır. Osmanlı uzun süren çatışmalar sonrası 24 Ocak 1800’de Fransa’nın Mısır’ı terk etmesi ile ilgili bir anlaşma imzalamıştır. Fakat İngiltere buna izin vermemiş ve savaşlar tekrar başlamıştır. 1 Temmuz 1798’den 8 Eylül 1801’e kadar süren Fransa işgali İngiltere desteğiyle son bulmuştur. İngiltere böylelikle sömürgelerini denetim altında tutmuş, ticari faaliyetlerine sorunsuz devam etmiş ve Mısır’ın işgali için zemin hazırlamıştır.

Osmanlı- Rus, İngiliz savaşı

Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında imzalanan ittifak antlaşması, Fransa’nın Mısır’ı terk etmesinden sonra önemini kaybetmiş ve iki devlet arasındaki ilişkiler bozulmuştur. Nitekim, İngiltere süreç içinde Mısır’dan ayrılmamış, aksine bölgenin iç işlerine karışmaya başlamıştı. Aynı zaman diliminde Rusya’nın boğazları ele geçirme isteği sonucunda kendine yakın gördüğü Balkan devletlerindeki ulusları kışkırtmış ve Osmanlı Devleti karşıtı bir politika izlemiştir. Bunun üzerine Osmanlı, önce boğazları Ruslara kapatmış ve Rus taraftarı olduğu bilinen Eflak ve Buğdan beylerini görevden alarak yerlerine başka adları atamıştır. Bu gelişmeler sonucu İngiltere, eski beylerin yeniden yerlerine atanmalarını istemiştir. Aksi taktirde donanmasının Çanakkale Boğazı’na gireceğini bildirmiştir. Bu baskının sonuçlarını göze alamayan Osmanlı istekleri kabul etmiş, Eflak ve Buğdan beylerini görevlerine iade etmiş ve Boğazlar’ı Ruslara tekrar açmıştır.

Rusların istediğini yapan Osmanlı Devleti her ne kadar iyi niyet göstermiş olsa da, Rusya ordularını geri çekmemiş ve Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Osmanlı izlediği denge politikası sonucunda ‘eski düşman yeni dost’ Fransa’nın etkisiyle Rusya’ya savaş ilan etmiştir. İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın savaşından Fransa’nın  yararlanacağını düşünerek Osmanlı’nın bu savaştan çekilmesini istemiştir. Bu öneri reddedilince bir İngiliz filosu, 19 Şubat 1807 günü Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul önlerine kadar gelmiştir. Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa bir düşman filosu İstanbul önlerine kadar gelmiştir. Bunun üzerine Osmanlı’da büyük bir telaş ve heyecan ortamı oluşmuş, zorunlu olarak Osmanlı – İngiliz görüşmeleri başlamıştır.

İngiltere, Osmanlı Devleti’nin savaştan çekilmesini, Rusya ve İngiltere ile ittifak antlaşması imzalamasını istiyordu. Ancak, ilk şoktan hemen sonra başkenti savunmak için yapılan girişim sonrası İngiliz istekleri reddedilmiş ve İngiliz filosu geri dönmeye karar vermişti. İngilizler Boğazlar’daki bu başarısızlığı gidermek için Mısır’ı ele geçirmek istemişlerdi. Bunun üzerine 17 Mart 1807’de İskenderiye’yi işgal etmişti. Fakat Mısır valisi Mehmet Ali Paşa şehri geri alarak İngiliz’leri kuşatmıştı. Mısır’ı ele geçirme düşüncesi sonuçsuz kalan İngiltere 17 Eylül 1807’de bölgeyi terk etmişti.

Avrupa siyasetinde hareketlilik hiç durmadan devam ediyordu. İlişkiler adeta iplik yumağına dönmüş, toprak kazanımları savaşın ve barışın belirleyici noktası olmuştu.         İngiltere, Mısır’a asker çıkardıktan 2 yıl sonra yani 5 Ocak 1809’da Osmanlı ile bir ittifak antlaşması imzalamıştı. Bu antlaşmanın en önemli nedeni Fransa ve Rusya’nın yakınlaşması olmuştu. Osmanlı Devleti ve İngiltere arasında imzalanan Kale-i Sultaniye (Çanakkale) barış antlaşmasının içeriği şu maddeler olmuştu.

  1. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında mevcut olan anlaşmazlıklar, ortadan kaldırılacaktı.
  2. İngiltere tarafından işgal edilmiş olan yerler varsa, olduğu gibi Osmanlı Devleti’ne geri verilecekti.
  3. İki taraf, birbirlerine yapmış oldukları zararları karşılıklı olarak ödeyeceklerdi.
  4. İngiltere’ye daha önce verilmiş bulunan ticari ayrıcalıklar devam edecekti.
  5. Osmanlı Devleti, Malta ve İngiltere’de konsolosluklar kurabilecek, bunlar Osmanlı topraklarındaki İngiliz konsoloslarının haklarına sahip olacaktı.
  6. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından savaş gemilerinin geçmesi, eskiden olduğu gibi, yasak olacaktı. Bu hususta Osmanlı Devleti’nin öteden beri uyguladığı kural, bundan böyle de uygulanacaktı. Buna, barış zamanında bütün devletler ile İngiltere de uyacaktı[6].

Böylece İngiltere, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünden yana tavır alırken Rusya’nın boğazlar üstünden sıcak denizlere inmesini ve Fransa’nın İngiliz sömürgelerine saldırmasını engellemişti. Ne var ki bu antlaşma Osmanlı için yeni bir Osmanlı – Rus savaşının başlangıcı olmuştu.

 İngiltere’nin Yedi Ada’yı işgali

1797 yılında Dalmaçya kıyılarını ve adaları işgal eden Fransızlar, 1800 yılında Osmanlı – Rus ittifakıyla bölgeden çıkarılmıştı. Bir antlaşmayla Osmanlı’ya bağlı fakat Rusya koruyuculuğu altında Yedi Ada Cumhuriyeti kurulmuştu.

Aradan 7 yıl geçtikten sonra Fransa bu adaları tekrar ele geçirmişti. Fransa’nın rakibi olan İngiltere ise 1809’dan 1814’e kadar olan sürede yedi ada’yı işgal etmiş ve bölgeden Fransa’yı uzaklaştırmıştı. Bu süreçte güçsüz Osmanlı sesini çıkaramamış, durumu kabul etmişti. Balkanlar’da süren isyanlar nedeniyle Osmanlı elinden çıkan bölgeler İngiltere tarafından kurtarılarak Osmanlı’ya tekrar iade edilince Osmanlı ve İngiltere arasında 24 Nisan 1819 tarihli “Yunan Adaları Hakkında Anlaşma” metni imzalanmıştır[7]. Bu anlaşma uyarınca Yedi Ada Cumhuriyeti üzerindeki bütün yetkiler İngiltere’ye devredilmişti.

Balta Limanı Antlaşması (16 Ağustos 1838)

Sanayi Devrimi ile gelişen pazar arayışı en çok İngiltere için yarar sağlamıştır. Savaşlardan beslenen İngiltere ekonomisi ürettiğini satabilmiş ve gelir elde etmişti. Fakat süreç içinde Napolyon savaşlarının sona ermesiyle İngiltere ekonomisi giderek zayıflamıştı. Ayrıca Avrupa ülkeleri ithalat konusunda sıkı tedbirler alarak İngiltere’yi epey zorlamıştı. Bunun üzerine İngiltere yeni pazarlara yönelmiş ve pazar payını büyütmek istediği Osmanlı’yı zorlamaya başlamıştı.

Başlangıçta Osmanlı Devleti antlaşma isteğini kabul etmemiş fakat içinde bulunduğu ekonomik bunalım ve Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı dolayısıyla Londra’nın isteklerini kabul etmişti. 16 Ağustos 1838’de imzalanan Balta Limanı ticaret antlaşması özetle şu maddelerden oluşuyordu.

  1. Bundan önceki antlaşmalarda olan ihraç yasakları, tarım v.s. maddeler üzerine konan her çeşit ‘Tekel’ sistemi ile, satın alınan malın bir yerden diğer bir yere nakli için izin belgesi isteme yöntemi kaldırılacaktı.
  2. İngiliz tüccarı, ‘en çok müsaadeye mazhar millet’ olma niteliğini kazanmakla birlikte, ülke dahilindeki her türlü ticarette en çok müsaadeye mazhar yerli tüccarla da eşit haklara sahip olacaktı.
  3. İngiliz tüccarının, yüzde 3 resmi haricinde, çeşitli adlarla alınmakta olan dahili resimlerin hepsinin yerine geçmek üzere ihracatta yüzde 9, ithalatta ise yüzde 2 ödemesi kabul edilecekti.
  4. İngiliz tüccarı, diğer ülkelerden getirilen malların da serbestçe ticaretini yapma hak ve ayrıcalığına sahip olacaktı[8].

İngiltere tarafından “Serbest ticaret” sistemi Osmanlı Devleti’ne açık bir şekilde uygulanmıştı. Bunun sonucu Osmanlı ekonomisinin çöküşü hızlanmıştı. Bu süreç elbette İngiltere’de olumlu bildirimler almıştı. Bu ayrıcalıklara karşılık Osmanlı Devleti kendi valisi için İngiltere’nin desteğini edinmişti.

15 Temmuz 1840 tarihli Londra Antlaşması Mısır valisinin İstanbul’a karşı ayaklanması sonucu İngiltere aracılığıyla masaya getirilen bir antlaşmadır. Avrupa devletleri Mısır’a farklı bir statü verilmesi için uğraşmış ve 13 Şubat 1841’de Padişah Mısır ile ilgili bir ferman yayınlamıştı. Bu fermanda Mısır büyük ayrıcalıklar elde ediyordu. Mısır, valiliği babadan oğula geçmek üzere Mehmet Ali Paşa ve soyuna verilmişti.

Londra Boğazlar Antlaşması – 1841

Osmanlı Devleti’nin ekonomik, politik ve stratejik konuları İngiltere aracılığıyla çözüm yoluna sunulmuştu. Mısır sorunu çözüme kavuştuktan 1 yıl sonra Boğazlar sorunu Londra’ya götürülmüş ve İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin birlikte katıldığı bir konferansla karara bağlanacaktı. Rusya, Boğazlar üzerinden sıcak denizlere inme amacı, İngiltere ve Fransa’da Akdeniz’de başka bir güç istemediği için ortak karar alınacaktı. 13 Temmuz 1841’de Londra Boğazlar Antlaşması imzalanmıştı.

  1. Osmanlı Devleti, barış halinde bulunduğu sürece, eskiden beri uyguladığı gibi, hiçbir yabancı savaş gemisini Boğazlar’dan geçirtmemeyi kabul ediyordu. Avusturya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Rusya devletleri de bu kurala uyacaklarını taahhüt ediyorlardı.
  2. Osmanlı Devleti, eskiden olduğu gibi, dost devlet elçilerinin hizmetinde bulunan hafif savaş gemilerine, Boğazlar’dan geçmeleri için izin verebilecekti.
  3. Padişah, Osmanlı Devleti ile dostluk ilişkileri içinde bulunan bütün devletleri, bu antlaşmaya uymaya çağıracaktı.
  4. Antlaşma, en geç iki ay içerisinde onaylanacaktı ve antlaşmada imzası bulunan devletler, saptanan koşulların uygulanmasını taahhüt ediyorlardı[9].

Bu antlaşmayla birlikte Osmanlı Devleti Boğazlar üzerinde tek başına söz sahibi olamadığı ortaya çıkmıştır. İngiltere bu antlaşmadan dolayı hem Rusya’yı bölgeye sıkıştırarak hem de sorumluluğu tek başına üstüne almayarak  memnun kalmıştır.

Rus Çarı Birinci Nikola’nın 1844’teki sözü Osmanlı Devleti’ni o dönemde tanımlayan en önemli tümce idi.

Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı. Bu hasta nasıl olsa ölecek, birdenbire öldüğünde Avrupa’nın sarsılmaması için onu şimdiden parçalayıp bölüşmek gerekir!”

Bu söz Avrupa devletleri arasında büyük yankı uyandırmış ve herkes pastadan nasıl daha büyük pay alırım sorusunun yanıtını aramıştı.

Kırım savaşında Osmanlı – İngiliz ilişkileri

Ortadoğu ticaretini elinde bulunduran İngiltere İstanbul, İzmir limanlarını etkin şekilde kullanıyor, İskenderun üzerinden Şam ve Bağdat’a ulaşıyor, Mısır üzerinden de Hindistan ticaretini kontrol altında tutuyordu. İngiltere çıkarları doğrultusunda hareket ederek bölgede güçlü bir Rusya istemiyordu. Boğazlara egemen olan bir Rusya’ya kesinlikle karşıydı.

Rusya, geleneksel siyaseti olan “sıcak denizlere inme” politikası sonucu Osmanlı’ya Kasım 1853’te savaş açmıştı. Rusya – Osmanlı savaşı Kırım’da şiddetli çatışmalar ile devam ediyordu. Rusya’nın başarısından endişelenen İngiltere, Fransa, Avusturya savaşa Osmanlı’nın yanında katılmıştı.  Direnci kırılan Rusya geri çekilmeye başlamıştı ve barış antlaşması imzalamaya mecbur kalmıştı.

Mart 1856’da imzalanan Paris Barış Antlaşması ile Osmanlı Devleti ve Rusya birbirlerinden ele geçirdikleri yerleri geri vermeyi kabul etmişlerdi. Antlaşma incelendiğinde ekonomik çıkarları devam eden İngiltere bu antlaşmanın en karlı tarafı olmuştu.

Kıbrıs’ın İngiltere’ye devri – 1878

Kıbrıs’ın İngiltere’ye devrinin hazırlayıcı noktası 1877 – 1878 Osmanlı – Rus savaşı olmuştur. İngiltere, Kıbrıs’ı İngiliz topraklarına katana kadar Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti ‘nin toprak bütünlüğünden yana taraf olmuştu. Kıbrıs’ın işgali ile bu süreç tersine dönmeye başlamıştı.  İngiltere’nin bu politikasını değişikliğe uğratmasının başlıca nedenlerinden birisi ise şüphesiz 17 Kasım 1869 da trafiğe açılan Süveyş Kanalı idi. Kanalın açılmasıyla ekonomik çıkarları gereği bölgeye hakim olacağı Kıbrıs’ın işgali derin bir anlam kazanmıştı.

Osmanlı tarihinde Rumi takvimde 1293 yılına denk gelmesi nedeniyle ’93 Harbi’ olarak da anılan bu savaş Rusya’nın geleneksel politikasının sonucuydu. Rus orduları hem Balkanlardan hem de Doğu Anadolu’dan olmak üzere iki cepheden Osmanlı’yı kuşatmıştı. Doğu Anadolu cephesinde sert bir direnişle karşılaşmayan Rusya Erzurum’a kadar gelmişti. Balkanlar’da ise durum daha sert çatışmalara sahne oluyordu. Osmanlı kuvvetleri Rus ordusunu ilk aşamada Plevne dolaylarında geri püskürtmeyi  başarmıştı. Fakatlı gerekli ikmal sağlanmadığı için Rus ordusu savunma hattını yarmış ve Çatalca önlerine kadar gelmişti.

Bunun sonucunda Osmanlı Devleti barış talep etmişti ve Avrupa devletlerinden arabulucu olmalarını istemişti. Avrupalı devletler müdahil olmayınca Osmanlı Devleti özel olarak İngiltere’den yardım istemişti. İngiltere ise sorunu Rusya ile aralarında halletmelerini söylemişti. Böylece Osmanlı Devleti,  Rusya ile arasında mütareke sağlanmış ve ağır koşullar içeren Ayestefanos Antlaşması görüşülmeye başlanmıştır.

İngiltere, Ayestefanos Antlaşması ile Rusya’nın bölgede hakimiyetini sağlayacağı düşüncesiyle antlaşmadan rahatsızlığını dile getirmiştir. Osmanlı Devleti’ne Kıbrıs’ın İngiltere’ye devrini gerçekleştirmek koşuluyla daha kabul edilebilir bir antlaşma için arabuluculuk önermiştir.

Kıbrıs’ın istenmesinin nedenlerine baktığımızda  30 Mayıs 1878 tarihli telgrafta Londra Hükümeti, İstanbul’daki elçisi Henry Layard’a şunları belirtmekteydi.

“Osmanlı orduları yenilmiştir. Osmanlı Hükümeti çaresizlik içindedir. Bunlar çöküşün açık delilleridir. Rusya, Kars, Ardahan ve Batum’u işgal etmiş bulunmakta olup, Anadolu, Suriye ve Irak halkını tahrik ederek Osmanlı ordusuna karşı kışkırtabilir. Böyle bir tahrik halinde bu halk, çöküş halinde bulunan devleti terk ederek başka bir idare aramaya başlayacaktır. Bu ise, Osmanlı Devleti’nin sonu olacaktır. Osmanlı egemenliğinin Asya’da devamı için bir koşul vardır: O da, gelecekte Osmanlı Asyası’na Rusya tarafından yönelebilecek bir saldırıyı, silahla önlemek gücü olan devletin garanti vermesidir. İngiltere, böyle bir garantiyi verebilir.

Ancak, İngiltere’nin önerdiği bu garantisini yerine getirebilmesi için, Anadolu ve Suriye kıyıları yakınlarında bir yere sahip olması gerekmektedir. İngiltere açısından Kıbrıs adası bu amaca uygun ve yeterli görünmektedir. Bununla beraber Kıbrıs, Osmanlı Devleti’ne ait olmakta devam edecek, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı hazinesine ödeyecek, sadece askeri ve stratejik düşüncelerle İngiltere tarafından kullanılacaktır. Rusya son savaşta Doğu Anadolu’da ele geçirdiği yerleri Osmanlı Devleti’ne iade ederse, İngiltere de Kıbrıs’ı derhal boşaltacaktır[10].”

Ayrıca Londra Hükümeti, Kraliçe Victorya’ya 5 Mayıs 1878 tarihli mektupta da şunları demiştir.

“Eğer Babıali, Kıbrıs’ı Majestelerine verecek ve karşılığında Osmanlı Devleti’nin Asya’daki topraklarını Rus istilasına karşı İngiltere’nin savunacağını taahhüt eden bir antlaşma yapacak olursa, İngiltere’nin Akdeniz’deki kudreti büsbütün çoğalacak ve Majestelerinin Hindistan İmparatorluğu da son derece güçlenecektir. Kıbrıs Batı Asya’nın anahtarıdır[11].”

Böylece İngiltere Rus tehlikesini kullanarak ekonomik yarar sağlayacağı Kıbrıs’a yerleşme düşüncesini hayata geçirmek için zemin hazırlamıştı. Osmanlı Devleti bu antlaşmaya yanaşmadığı takdirde Osmanlı -Rus antlaşması için düzenlenen kongreye katılmayarak temsilcilerinin çalışmayacağını ilan etmişti.

Bunun üzerine Osmanlı her yönden kıskaç içinde olduğundan dolayı İngiltere’nin isteklerini kabul etmiş ve 4 Haziran 1878 tarihinde Kıbrıs’ın yönetiminde değişiklik yapılmasını öngören antlaşmayı kabul etmişti. Antlaşmanın içeriği ise şu şekildeydi.

  1. Rusya,Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’da kesin barış sözleşmesiyle saptanacak topraklarına saldıracak olursa, İngiltere buraları silahla savunmak üzere Osmanlı Devleti ile işbirliği yapacaktı.
  2. Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu’da Hristiyanların bulunduğu yerlerde, ileride İngiltere ile aralarında kararlaştırılacak ıslahatı uygulayacaktı.
  3. Osmanlı Devleti, İngiltere’ye bu yükümlülüklerini yerine getirebilmesi amacıyla, Kıbrıs’ı tahsis edecek ve buraya asker yerleştirerek, yönetmesini kabul edecekti[12].

Sonuç olarak Kıbrıs yönetimi Berlin Kongresi öncesi İngiltere’ye devredilmişti. Diplomasi yoluyla ele geçirdiği ada ile Akdeniz havzasında önemli bir pozisyon elde etmiş oluyordu. Böyle bir ortamda Berlin kongresine giden Osmanlı Devleti bu kez Rusya ile baş başa değil Avrupalı devletler ile birlikteydi. İngiltere’nin kendisinden yana olacağını düşünen Osmanlı gelişmeler ile yalnız kalmış, İngilizlerin Osmanlı’nın çıkarlarını savunmadığını görmüştü. Bunun en önemli nedeni şüphesiz Balkanlar’daki hareketlilik, bağımsız Yunanistan’ın askeri hareketliliği olmuştu.

İngiltere’nin Mısır’ı İşgali

İngiltere, 1878’de Kıbrıs’ı kendi yönetimine almasından sonra 1791’den bu yana sürdürdüğü Osmanlı topraklarının bütünlüğünü koruma siyasetini terk etmeye başlamıştır. Bunda en büyük neden güçlü bir Rusya yanında siyasi birliğini tamamlamış Almanya ve İtalya devletlerinin varlığı söz konusudur.

Tabi ki, bu durum Osmanlı üzerindeki gerek İngiliz gerekse diğer Avrupa devletlerinin mevcut politikalarını değiştirmelerinde ve pastadan pay alma düşüncelerinde etkili olmuştur. 1878 yılından sonra  İngiltere’nin ekonomik çıkarları öncelikle Süveyş kanalı çevresi ve Basra Körfezi’nde yoğunlaşmıştı. İngiltere, çıkarlarını ancak bölgede eskiden beri süregelen ticari ve siyasi hâkimiyetini savunarak sağlayabilirdi. Kaldı ki bu artık çok da kolay değildi. 19. yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz ve Mısır için Fransa’yla mücadele eden İngiltere’nin karşısında şimdi daha güçlü bir düşman, Almanya vardı.  Ancak Mehmet Ali Paşa isyanından beri bölgeye yerleşmek isteyen İngiltere, Ortadoğu da Arapların arasına sızmaya başladığı gibi Aden’i alarak da açılmasından itibaren önemi daha da artan Süveyş Kanalı’nı çoktan ablukaya almıştı.

Diğer taraftan Berlin’de Osmanlı haklarını korumayı taahhüt ederek Kıbrıs’a yerleşen Ada İmparatorluğu,  Mısır’ı işgal ederek Hindistan yolunun önemli stratejik noktalarına konuşlanmayı başarmıştı. İşte bu tarihlerden itibaren Osmanlı-İngiliz dostluğu tamamen kayboldu.  Mısır’ın işgaliyle İslam dünyası önünde onurunun kırıldığını düşünen II. Abdülhamit bundan böyle İngiltere’ye karşı yoğun bir panislamist politika uygulamaya başladı. Panislamist politikaya göre yoğun olarak Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda insanlar Osmanlı çatısı altında birleşecekti. İngiltere ile bağları zayıflayan Osmanlı padişahı Almanya’ya yaklaşmaya ve ona yaslanarak dış politika üretmeye başladı.

Berlin-İstanbul-Bağdat demiryolu projesinin Almanlara verilmesi, Almanya’nın bölgedeki nüfuzunun artacağına bir işaret olduğu gibi Osmanlı Alman dostluğu için de etkili oldu. Tabi ki bu süreç Almanya ile Orta Doğuda büyük çıkarları olan İngiltere’yi karşı karşıya getirmiş oluyordu. İngiltere bu nedenle mevcut politikasında değişikliklere gitti. Rusya Osmanlı üzerindeki amaçlarında kısmen serbest bırakılırken, Rusya’nın Balkanlarda ve Akdeniz de etkin olmasını önleyecek set Osmanlı yerine, Romanya ve Bulgar Prenslikleri olarak düşünüldü. Diğer taraftan ortak düşman Almanya’ya karşı Fransa ve Rusya ile yakınlaşma yoluna gidildi. Bütün bunlar karşılıklı bloklaşma sürecinin başladığını, Avrupa’nın kendi içerisinde yaşadığı bu soğuk savaşın, bütün insanlığı sarsacak büyük bir sıcak savaşa doğru dünyayı sürüklediğini gösteriyordu. 20. yüzyılın başlarından itibaren İngiltere ısrarla Osmanlı’nın sınırlarını daraltan bir siyaset izledi. I. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Anadolu’nun Ermenilere teslimi çabası, Alfred Rowlinson’un İstanbul’un dahi Türklerden alınması konusunu ortaya atması, Lord Curzon’nun Anadolu’da Yunan emellerinin gerçekleştirilmesi için uğraşması hep bu siyasetin gereklerindendi[13].

Birinci Dünya Savaşı

Sömürgecilik yarışının kızıştığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya ve İtalya gibi Avrupa içinde söz sahibi olmaya başlayan iki devlet, öncelikle İngiltere daha sonra ise Fransa ve Rusya’ya karşı bir blok oluşturmuşlardı. Daha sonra İtalya taraf değiştirerek İtilaf devletlerine katılacaktı. Savaş, 1918 yılına kadar bir çok dünya devletinin aktif silahlı çatışmaya girmesine neden olsa da temelde İngiltere ve Almanya’nın savaşı olacaktı. Ekonomik ve psikolojik açıdan çöküşü yaşayan Osmanlı Devleti için ise tehlike daha büyük ölçüde olacaktı.

İngiltere, Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalmasını isterken, Almanya ise kendi tarafında savaşa dahil olmasını istemişti. Böylece Almanya, yeni cepheler açarak hem kendi yükünü azaltacak hem de Osmanlı coğrafyasını kullanarak İngilizlerin sömürge yollarını kontrol altında tutmayı düşünmüştü. Ayrıca Almanya, padişahın halifelik makamını kullanarak İngiliz sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandırarak kendi adına olumlu bir sonuç almayı bekliyordu. Ne var ki bu plan İngiltere’nin gizli antlaşmaları ile adeta çöpe gidecekti. Sonuç olarak devletler bloklaşmış ve İngiltere, Fransa, Rusya itilaf devletlerini, Almanya, Avusturya -Macaristan, İtalya ve Osmanlı ittifak devletlerini oluşturmuşlardı.

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinin en büyük nedeni olarak Enver Paşa gösterilirse yanlış bir tespit yapılmaz. Enver Paşa ve beraberindeki İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın Almanya yanında savaşa girmesi yönünde karar almıştı. Bu kararın alınmasındaki en büyük neden ise 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında gelişen Osmanlı – Almanya yakınlaşması, buna bağlı olarak da İttihatçıların Alman hayranlığıydı.

Dört cephede savaşan Osmanlı her taraftan pay edilerek büyük bir kuşatma altındaydı. Topyekün bir seferberlik halinde olan ordu ve millet henüz Balkan Savaşları’nın izini silememişken şimdi de emperyal güçler tarafından saldırı altındaydı. 1915 Martında İngiliz gemileri Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Rusya’ya yardım etmek istemişti. Donanma Bakanı Churchill’in değerlendirmesi ise şu şekildeydi.

“Gelibolu’nun alınması için ödenecek bedel şüphesiz ki ağır olacaktı, ama Türkiye ile artık savaş olmayacaktı. 50.000 kişilik iyi bir ordu ve deniz gücü- işte Türk belasının sonu[14].”

İtilaf devletleri savaş konseyinden Albay Pascal M. Hankey’in tutanakları Çanakkale Harekâtının olası başarısı sonucunda ulaşılması beklenen hedefleri göstermesi açısından yararlıdır:

“Bay Balfour Çanakkale Boğazına yapılacak harekâtın başarısı durumunda şu sonuçlara ulaşılacağına işaret etti: Başarı Türk Ordusunu ikiye bölecekti; İstanbul bizim kontrolümüze geçecekti; Rus buğdayına sahip olma avantajını elde etmemize ve Rusya’nın ihracatına devam etmesine neden olacaktı; Bu durum Rusya’nın ihracat yapamamasından dolayı ortaya çıkan nakit sıkıntısını ve bunun yaratmış olduğu hoşnutsuzluğu giderecekti; Aynı zamanda Tuna ırmağına geçişi sağlayacaktı[15].”

İngiliz kuvvetleri, savaşın sonucunda tarihin en önemli liderlerinden birinin komuta ettiği cephede ağır bir yenilgi almıştı. Böylece ilk defa Türk ve İngiliz kuvvetler karşı karşıya gelmiş ve Çanakkale Cephesi Türklerin kesin kazanımı olarak sonlanmıştı.

İngilizlerin bir sonraki münasebeti Musul ve Kerkük’ten yani Irak Cephesi üzerinden olacaktı.  Osmanlı yönetimi cihad ilanı ile Müslüman dayanışması oluşturacağını ve Mezopotamya’daki topraklarını bu dayanışma ile koruyabileceğini düşünüyordu ancak yanıldığını anlaması uzun sürmeyecekti. İngiltere eğer Irak’ı ele geçirirse Irak yönetimini savaş sonrasında Hindistan’a bağlamayı planlamaktaydı. Savaş sonrasında Araplar kendilerine bağımsızlık verilmeyeceğini anladıklarında İngilizlerin dağıtmış oldukları silahları İngilizlere karşı kullanabilirlerdi. Bu nedenle İngiltere Irak harekâtı süresince Arapları silahlandırmaktan kaçındı. Araplardan güç alamayan İngiltere Irak harekâtını İngiliz ve Hint birliklerinden oluşan kuvvetler ile yapmak zorunda kalacaktı .

İngiliz birlikleri Irak seferinin başlarında Türk birliklerine üstünlük sağlayarak Bağdat yolunda hızla ilerliyorlardı. Ancak savaşın ilerleyen kısmında İngilizlerin beklentileri dışında gelişmeler yaşanacaktı. Destek alarak yeniden düzenlenen Türk birlikleri İngiliz ilerlemesini durdurmayı başarmışlardı. Türkler Selman-ı Pak’ta mağlup ettikleri İngilizleri Kut’ül-Amare’de yaklaşık beş ay boyunca kuşatma altında tuttular. Açlık ve kuşatma şartlarına dayanamayan İngilizler beş ayın sonunda teslim olmak zorunda kaldılar.

General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri 31 Mayıs’ta kuzeye doğru ilerlemeye başlamışlardı. İngilizler 3 Haziran’da Amara’yı 25 Temmuz’da da Nasıriye’yi ele geçirdiler18. Basra’nın sivil yönetiminin merkezi konumundaki Nasıriye General Nixon’a göre stratejik bir konuma sahipti. İngilizler Nasıriye’nin kontrolü ile Basra’daki büyük Arap aşiretlerinin kontrolü sağlanabilirlerdi. İngilizler Basra’ya girdikleri günden itibaren Arap aşiretleri arasında propaganda yapmaktaydılar. Bağdat’a sahip olmak ise İstanbul’a sahip olmak kadar önemli kabul ediliyordu. Ne var ki ilerleme istediği gibi gitmemiş İngilizler Kut’ül-Amare’de sıkışmışlardı.

General Townshend 26 Nisan 1916 günü Türkler ile anlaşmak için görüşmelere başlamak zorunda kalmıştı. Enver Paşa’nın amcası, 6. Ordu komutanı Halil Paşa Townshend’in görüşme isteğine olumlu yaklaştığını kendisine gönderdiği mektupla bildirmişti. Beşi general olmak üzere 13.309 kişiden oluşan İngiliz birliği teslim olmuştu[16].

İngilizler bölgede yoğun bir varlık göstermeye başlamıştı. Arap aşiretleri yavaş yavaş denetim altına alınmaya başlamıştı. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması için gizli antlaşmalar yapıyordu. İngilizler kendi koruyuculuğunda Arapların bağımsızlığını savunmuştu. Mekke şerifi Hüseyin ile bu amaçla işbirliği yapıyordu. Ortak çıkarları adına hareket eden İngiltere ve Fransa 23 Ekim 1916’da Sykes – Picot antlaşmasını imzalamıştı. Bu antlaşmaya göre:

  1. Adana, Antakya bölgesi, Suriye kıyıları ve Lübnan Fransa’ya; Musul hariç, Irak İngiltere’ye bırakılıyordu. Fransa ve İngiltere kendilerine bırakılan bu bölgelerde istedikleri türde yönetimler kurabilecekti.
  2. Suriye’nin diğer bölgeleri ile Musul ve Ürdün’ü kapsayan bir büyük Arap krallığı kurulacak, ancak bu Fransız ve İngiliz koruyuculuğu altında bulunacaktı.
  3. Filistin’de, Rusya ve diğer müttefikler ile Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılacak, uluslararası bir yönetim kurulacaktı[17].

Antlaşmanın sonuçlarını irdelemek gerekirse Osmanlı’nın Panislamizm politikasının sonu gelmiş ve Almanya’nın halifeyi kullanma planı geçersiz kalmıştı.

Rusların 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi ile savaşın seyri değişmişti. İngiltere ve Fransa artık Rusya gibi bir müttefike sahip değildi. Her ne kadar Rusya savaştan çekilme kararı alsa da savaş bitmiş değildi. Taraflar birbirlerine kesin bir üstünlük sağlayamıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesiyle bu süreç İtilaf devletleri lehine değişmiş oldu. Almanya yenilgiyi kabul etmişti. Osmanlı Devleti’nin de 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Antlaşması ile “Umumi Harb” sona ermişti.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkler ve İngilizler arasındaki münasebet doğrudan çatışma yerine dolaylı bir kavgaya bürünmüştü. Türkler artık İngilizlerin doğrudan kışkırttığı Yunanlılar ve Ermeniler ile uğraşıyordu.

İtilaf devletleri, Mondros Mütarekesi’nin 7.maddesine dayanarak, kendi güvenliklerini tehlikede gördükleri Türkiye’yi işgal etmeye başladılar. İşgallere karşı silahlı bir direniş yapılamayacağı, Padişah ve çevresinde, hükümet ve aydınlar arasında genellikle hâkim kanıydı. Padişah ve Osmanlı aydınlarının bir kısmı İngiliz himayesine girmekten yanaydılar. Mustafa Kemal Milli Mücadele’nin başlangıcında ortaya çıkan kurtuluş yollarını şöyle değerlendirmektedir:

‘‘ … üç nevi karar ortaya atılmıştı: Birincisi, İngiltere Himayesini kabul etmek. İkincisi, Amerika mandasını talep etmek. Üçüncü karar: Mahalli halas çarelerine matuftur. Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyet-i milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek![18]’’

İngilizlerin kontrolündeki Yunan ve Ermeni birlikleri Türkleri taciz ediyordu. Böylelikle Türk direniş çeteleri ortaya çıkmıştı. İngilizler bu durumdan elbette rahatsızdı. 10 Ağustos 1920’de dayatılan Sevr Antlaşması’nı imzalatmak istiyordu.

İngilizlerin tutum ve amaçlarını açığa vurması bakımından Mareşal Fevzi Çakmak’ın 27 Nisan 1920 tarihinde, Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşma tarihi bir önem taşımaktadır: ‘‘… İngilizlerin istediği, Kuvayi Milliye’nin ret ve suçlandırılması idi. Biz de Kuvayi Milliye’nin, haksız işgallerden ve Yunanlıların İzmir ve Aydın’daki zulümlerinden doğduğunu ve bu haklı savunmayı reddetmenin ulusumuza karşı bir hıyanet teşkil edeceğini, bunu yapamayacağımızı söyleyemiyorduk… Diledikleri yolda bir hükümeti getirip, kendilerinden bir İngiliz erinin bile burnu kanamaksızın bir harp ile bizi bize kırdırmak istiyorlardı. Malumunuz olan hattı hümayunlar ve fetvalar, İslamı birbirine düşürmek için, 1400 yıllık İslam tarihinde misli görülmemiş bir İngiliz arabozuculuğunun acı bir belgesidir. Bize açıkça söylediler: ‘Biz dilediğimiz yolda yani en ağır şartları imzalayacak bir hükümeti bulup getireceğiz’ dediler. Bu tarihte İngilizlerin düzenledikleri planın esas hatları, önce ulusu iç ayrılıklara düşürmek ve bölmekti. Gerçekten, iç ayrılıklarla ulusun bütünü ile çökeceğini ve tüm memleketin bir iki ay içerisinde kölelik zincirine vurulacağını ümit ediyorlardı[19].”

İngiliz arabozuculuğunun en net örneği ise Mustafa Kemal ve arkadaşları vatan topraklarını savunurken, Sultan Vahdettin’in 12 Eylül 1919 tarihli gizli bir antlaşma ile Devleti ve Hilafeti; İngiltere mandası altına veriyor olmasıydı.

Kısa bir sürede gerçekleşen Türk zaferi sonucunda müttefiklerinden yeterli destek görmeyen İngiltere, istemeyerek de olsa Mudanya Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kaldı. Bu mütareke ile silahlı mücadeleye girilmeden, Trakya ve Boğazlar bölgesi kurtarılmış oldu. Sevr’i kabul ettirebileceklerini sanan İtilaf Devletleri başta İngiltere olmak üzere bu mütareke ile kendilerini için Sevr’in bir hayal olduğunu kabul etmiş oldular.

            Lozan Konferansı

Lozan konferansı İtilaf devletleri ve Yeni Türk Devleti arasında yapılacak olmasından dolayı son derece önemlidir.

İngiltere’yi temsil eden Lord Curzon, müttefiki olan diğer itilaf devletleriyle birlikte, Türkiye’ye karşı bir cephe oluşturmaya çalıştı. İngiltere’nin İstanbul ve Boğazlar’da asker bulundurması ve bunun yanısıra yeni Yunanistan hükümetinin Batı Trakya’daki Yunan ordusunu yeniden örgütlemeye teşvik etmesini dile getirdi. Lozan Konferansı’nın ilk toplantılarının başlamasından itibaren İngiliz temsilci Lord Curzon ile Türk temsilcisi İsmet Paşa arasında belirgin bir çekişme ortaya çıktı. Curzon, Boğazlar’da Türk egemenliğinin kısıtlanması, Türklerin Meriç’ten öteye geçmemesi, Ege Adaları’nın Yunanistan ve İtalya’da kalması gibi siyasi hedefleri konusunda Müttefikleri ile görüşerek, bu konularda Müttefiklerini önemli ölçüde ikna etmiş ve konferansa katılmıştı. Lord Curzon’un amacı Türk delegesine Mondros Mütareke’sinin şartlarından ya da Sevr Antlaşması’nın şartlarından çokta fazla bir değişiklik gerçekleştirmeyerek barış anlaşmasını imzalatmaktı.

Lozan Barış Konferansı sürecinde İngiltere’nin üzerinde ağırlıkla durduğu konular, Boğazların statüsü ve Musul meselesi olmuştur[20]. Her ikisi sorun da daha sonra alınacak kararlar ile sonuca bağlanacaktı.

KAYNAKÇA

—————————–

*  Uçarol, Rifat, Siyasi Tarih, Der Yayınları, İstanbul, 2010.

*  Meram, Ali Kemal, Belgelerle Türk İngiliz İlişkileri Tarihi, Kitaş Yayınları, İstanbul, 1969.

*  Uçarol, Rifat, 1878 Kıbrıs Sorunu ve Osmanlı – İngiliz Anlaşması (Ada’nın İngiltere’ye Devri), İstanbul, 1998.

*   Işık, Zekeriya, ” 19. Yüzyıl Osmanlı Dış Politikası Üzerinde İngiliz Tesiri”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl 4, Sayı 2, (Aralık 2011).

*  Gülboy,  Burak Salih, ” Birinci Dünya Savaşı’nın Erken Döneminde İngiltere’nin Stratejik Yaklaşımının Belirlenmesi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Sayı: 9, (Haziran 2009).

*  Küçükvatan,  Mahir, ” İngiliz Basınında Osmanlının Kut’ül-Amare Zaferi”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 8/26, (Bahar 2013).

*  Algül, Kadir, ” Atatürk Dönemi Türk – İngiliz İlişkileri (1919 – 1938)”, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Semineri, İstanbul, 2009.

* DEÜ Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi

[1] Dr. Rifat Uçarol, Siyasi Tarih, Der Yayınları, İstanbul, 2010, s. 215.

[2] A.g.e. , s.59- 60.

[3] Ali Kemal Meram, Belgelerle Türk İngiliz İlişkileri Tarihi, Kitaş Yayınları, İstanbul, 1969, s. 35.

[4] A.g.e. , s. 8.

[5] Uçarol, a.g.e. , s. 94.

[6] a.g.e. , s. 110.

[7] a.g.e. , s. 140.

[8] a.g.e. , s. 194.

[9] a.g.e. , s. 207.

[10] a.g.e. , s.384 – 385.

[11] a.g.e. , s. 385.

[12] Rifat Uçarol, 1878 Kıbrıs Sorunu ve Osmanlı – İngiliz Anlaşması (Ada’nın İngiltere’ye Devri), İstanbul, 1998, s.61.

[13] Zekeriya Işık, ” 19. Yüzyıl Osmanlı Dış Politikası Üzerinde İngiliz Tesiri”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl 4, Sayı 2, (Aralık 2011), s. 59

[14] Burak Salih Gülboy, ” Birinci Dünya Savaşı’nın Erken Döneminde İngiltere’nin Stratejik Yaklaşımının Belirlenmesi”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Sayı: 9, (Haziran 2009), s. 63.

[15] a.g.m. , s. 80.

[16] Mahir Küçükvatan, ” İngiliz Basınında Osmanlının Kut’ül-Amare Zaferi”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 8/26, (Bahar 2013), s. 78.

[17] Uçarol, a.g.e. , s. 572.

[18] Kadir Algül, ” Atatürk Dönemi Türk – İngiliz İlişkileri (1919 – 1938)”, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Semineri, İstanbul, 2009, s. 5-6.

[19] a.g.m. , s. 8-9.

[20] a.g.m. , s. 12.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Seydi Tütüncü

Alternatif Târih ekibine, 2018 Mayıs'ında katılan Seydi Tütüncü, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü'nde, tezli yüksek lisans öğrenimine devâm etmekte; Yakınçağ ve Cumhuriyet Târihi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı