«

‘‘Eğitim, fakirlere zenginlerin halılarını çiğneme imkânı verir!’’

Ebu Amr İshak B. Mirar es Seybani

Medrese kelimesi, ‘derase’ kelimesinden gelir. Talebenin ders alıp ilim öğrendiği yer manasına gelir. Medreselerin ilk nerede kuruluğuna dair bir bilgi yoktur. Ancak ilk kez, Horasan ve Türkistan’da XI. yüzyılda rastlanıyor. İslamiyet’in benimsenmesiyle Selçuklu Devleti’ne bu kurum intikal etmiştir. Eğitim ilk olarak camiiler de planlı bir sistem olmaksızın veriliyordu. İlköğretim seviyesinde eğitim veren camiiler yetersiz kalmıştır. Bunun için bir üst seviye olan külliyeler içerisinde camii ve medreseler birlikte inşa edilmiştir. Birbirine paralel olan bu kurumlar iç içe varlığını sürdürmüştür.[1]

Medreselerin esas amacı ve azami derecede önem verdiği şey, İslam dininin temel prensiplerini yeni İslamiyet’i kabul etmiş olan topluma empoze etmektir. Bu yeni kurulan devlet kademelerine yetiştirilecek bürokrat takımı açısından da önemlidir. Camii, mescit ve medreseler dinin tebliğini sağlıyordu. Medreselerde hem ibadet, hem eğitim birlikte veriliyordu. Mescitlerde verilen eğitim zamanla, medresenin önem kazanmasıyla yerini medreselere bırakacaktır.[2]

Devletin eğitim politikasın göre Türklerin eski gelenek ve göreneklerinin yerine İslam dinin temel esaslarını yerleştirmek önemliydi. Ulema, yani ilmiye sınıfı halk tarafından saygın olduğu için onların desteğini almak son derece önemliydi. Devlet teşkilatlandıkça devletin kademelerine memur ihtiyacı artıyordu. Bürokrat yetiştirecek eğitimde camii ve mescit yetersiz kalırdı. Camii ve mescitlerde verilen eğitim zamanla öğrenci sayısının artmasıyla, çocukların camii, mescit bilhassa ibadet alanının hijyen ve sükunu bozacağı endişesi medreselerin ortaya çıkışına doğal bir zemin oluşturmuştur. Tüm bu gerekliliklerden dolayı medreseler önem kazanmıştır.[3]

İlk kurulan medrese yapı planları camiiye benzer. Nizamiye medreseleri ise daha farklı bir yapı arz eder. Camiiler ekipman olarak müderris, öğrenci, yiyecek-içecek ile ilgili her olanağı sağlayacak kapasitede değildir. Medrese, oluşum olarak eğitim-öğretime vakıf olarak yardımların sonucu ortaya çıkmıştır. İlk medrese Karahanlılar döneminde, Buğra Han tarafından hukuk eğitimi yapan ünlü İslam âlimi Abdulaziz Salih el Halvani adına yapılmıştır. Tüm bunları Semerkant, Tahran ve Merv’de kurulan medreseler takip ediyor.[4]

Daha önce medrese örnekleri olmasına rağmen ilk medresenin Nizamiye Medresesi olarak anılmasının sebebi bir vardır; akli ve dini eğitim verilmesi, öğrencilere kalacak yer sağlanması, yiyecek- içecek temin edilmesi, kütüphanelerinin olması, araştırma ve tartışmalı ilimlerin geliştirilerek akademik manada eğitim verilmesi, önemli kalburüstü âlimlerin verdiği eğitim, ayrıca fakir öğrencilerin dahi eğitim alabildiği bir kurum olarak medrese fırsat eşitliği yaratarak, bir devlet olarak eğitimde teşkilatlanmış ve sosyal devlet anlayışıyla ön plana çıkmıştır.

Selçuklu Devleti bu yönüyle Avrupa devletlerin tamamının XIX. yüzyılda bile hala tam olarak başaramadığı ‘sosyal devlet’ anlayışını asırlar önce hayata geçirmiştir.

Nizamiye medresesinin ortaya çıkmasının önemli sebeplerinden birisi de Şii ve Rafızi propagandalara karşı ilimsel manada yeterli cevaplar verebilecek, devlet mücadelesinde önemli bir yer tutan bu sorunlarla baş edebilecek ilmi kanadı oluşturması açısından önemlidir.[5]

Dünyanın ilk vakıf medresesi olarak kabul edilen Nizamiye medresesi, 1067 yılında Alparslan tarafından kurulmuştur ve veziri Nizamü’l- Mülk tarafından desteklenmiştir. Bununla sultan, devlet adamları, vezirler yapacakları vakıf üniversitesine temel oluşturmuşlardır.[6]

Nizamiye medreseleri ismini Nizamü’l- Mülk’ten almıştır. Kendi yaptırdığı medreseler sağlığında ona bağlıdır. Kendisi öldükten sonra oğullarına sonra da sultana bağlanmıştır. Medrese ihtiyaçları, müderris giderleri ve öğrenci giderleri hazineye yük getirdiği için daha sonra vakıflara bağlanmıştır. Nizamiye medresesinin kuruluş felsefesinin, Şiilere karşı mücadele etmek oluşturduğu için karşı propaganda, fikir ve anti-tez üretilmelidir. Bu sebeple en ince plan programıyla medrese olarak anılmaya değer bulunur.[7]

Nizamiye medresesinde görev yapan müderrisler, günümüzün akademisyenleri gibi olduğundan hiçbir metot, yöntem onlara dayatılamazdı. Ancak ezber ve tekrar son derece önemlidir. Bu hafıza geliştirmenin bir yolu olarak görülmüştür. Amaç, öğrenciye fetva (ifta, fütya) verebilme yeteneğini kazandırmaktır. Bununla birlikte fıkıh dersi vermek, münazara yeteneği kazandırılmak da istenmiştir.[8]

Muhalif görüşler için cedel metodu vardır. Bu görüş birliğine varabilmek, icma için önemlidir. Aynı zamanda vaciz, tasavvuf, kelam, nahif, şiir dersleri veriliyordu. Derslerde müderris sorular sorar, öğrenciler karşılıklı tartışmalar ile konuya dâhil edilirdi. Müderris gerekli yerlerde devreye girer, açıklamayı yapardı.[9] Günümüzde bu yöntem tekrar ‘modern öğrenme metotları’ adı altında Avrupalı devletlerce benimsenmiştir.

Nizamiye medresesinde okutulan dersleri; İslami ilimler, felsefe ve tabiat bilimleri, dil ve edebiyat ilimi olarak üç ana başlık altında ele alabiliriz:

İslami ilimler: Kuran, fıkıh, hadis, tefsir, kuran ilimleri, Şafii fıkhı, usul, Eşari kelamı, hülaf cendel, ferais, Arapça, self ve nahv.[10]

Dil ve edebiyat: Lügat, şiir ve hitabet.[11]

Felsefe ve tabiat ilimleri: Tarih, coğrafya, musiki, hat, tıp, astronomi, mantık, diaziye, handese ve hesap.[12]

Alınan İslami ilimin doğru ve temiz şekilde ifade edilebilmesi açısından edebiyat önemli olmuştur.[13]

‘’Medreselerde okutulan bazı derslerin kısa açıklamalarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

  • Tefsir ilmi (Kuran ayetlerinin açıklanmasına dair dalıdır).
  • Kıraat ilmi (Kuran’nın tiyatral sahnelerini dinleyenlerin hayallerinde canlandırma yöntemlerini içeren bir İslami bilim dalıdır).
  • Eş’ari kelamı (İslam itikadi mezheplerinden birisidir).
  • Nahiv (Kelimelerin cümle içindeki görevlerini, dizilimini inceleyen dil bilimi dalıdır).
  • Lügat (sözlük).
  • Sarf (Kelime türetmedir).
  • Kavafi (Kafiyedir).
  • Müsellesat (Üçgenleri hesaplamayı konu edinen matematik koludur).
  • Nucüm (Yıldızların hareketlerinden mana çıkarmaya çalışmak ve araştırma bilimidir).’’[14]

Nizamü’l- Mülk, medreselerin ders programlarını belirlemiştir. Müderrislerin ve diğer görevlilerin Şafii mezhebinden olması zorunluluğu vardır. Fıkıhta Şafii fıkhı, akidede Eşari esas alınmıştır. Fiille doğrudan ilişkisi yoksa her türlü bilgi haram kabul edilmiştir.[15]

Selçuklu devlet adamları halka ulaşmada medreselerin yetersiz kalacağını bildiği için camiilerde halka vaazlar vermişlerdir. Devletin ideolojik görüşlerine hizmet eden bu kurumlarla aynı görüşe sahip öğrenciler yetiştirmiştir. Bu devlet ideolojisi olan İslam dininin temel esaslarını almış, görüş birliğine sahip bir toplum meydana getirmişlerdir. En eski medeniyetlerden tutun da günümüzde ki devletlere kadar eğitim önemli bir yer tutmuştur. Devlet kurulduktan sonra, teşkilatlanma çalışmasında, her şeyin temelini eğitim oluşturduğu için devlet bizatihi kendi kurumu olan, eğitim-öğretim veren yerler olarak önemini korumuştur.[16]

Devlet kurumsallaşmaları, teşkilatlanmaları oluştururken kendi ideolojisi ve sosyolojik, dini, sosyal konjonktürel yapısına uygun olacak şekilde oluşturur. Bunun amacı devletin bekası ve ilerlemesi için çalışan bireyler yetiştirmek için özenli bir fikir birliğine oluşmuş toplulukları yetiştirmektir.

Medreseler çağın koşullarına göre değerlendirilmelidir. Medreselerin günümüz üniversitelerinden ayrılan yönü dinsel eğitimi ön planda tutmasıdır. Bu sebepten ötürü, ister istemez ezberci ve tek tip, dar görüşlü bireyler meydana getirmiştir.

Vakıf üniversiteleri olmadan önce, sadece varlıklı insanlar eğitim alabiliyordu. Ancak Selçuklu Devletinin ‘ XIX. yüzyıldan asırlar önce sosyal devlet anlayışını’ getirmesiyle birlikte fakir öğrenciler dahi üniversite eğitimi alabilmiş ve halk arasındaki uçurum kapanmıştır. Maddi açıdan ayrıcalıklı olan kesim ile halk arasında uçurumun olması İslami devlet anlayışına ters düşerdi. Bireyin en temel haklarından olan eğitim herkese sağlanarak önemli bir görev ifa edilmiştir. Bilindiği üzere Nizamiye medreselerinin de esas amacı Şia ile mücadele etmektir. Fatımilerin propaganda üreten medresesi olan Darü’l- Hikme’ye karşı propaganda ve anti-tez, fikir üreterek bertaraf etmektir. Tüm bu çabalara rağmen bir nebze de olsa engellendiği ancak tam olarak yok edilemediği apaçık ortadadır.

[1] Ayşe Atıcı Arayancan, Hasan Sabbah ve Halefleri Tarafından Suikaste Uğrayan Devlet Adamları, Ankara 2000, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi (2000),  s.458-459.

[2] A.g.m,  s.459.

[3] A.g.m, s. 459-460.

[4] A.g.m, s. 459-460.

[5] A.g.m, s. 461.

[6] A.g.m, s. 461.

[7] A.g.m, s. 461.

[8] A.g.m, s. 462.

[9] A.g.m, s. 462.

[10] A.g.m, s. 463.

[11] A.g.m, s. 463.

[12] A.g.m, s. 463.

[13] A.g.m, s. 463.

[14] A.g.m, s. 463-464.

[15] A.g.m, s. 464.

[16] A.g.m, s. 465.

Bir Cevap Yaz

Seda Koç Hakkında

avatar

Seda Koç

Celâl Bayar Üniversitesi Târih Bölümü mezunu olan Seda Koç, Alternatif Târih'e Mayıs 2018'de katılmıştır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *