«

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olarak kabûl edilen; Kutalmışoğlu Süleyman Şâh’ın oğlu ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin ikinci sultânı olan Kılıç Arslan, gerek Türk târihi ve gerekse dünya târihi için her zaman ‘‘Haçlı Seferleri’’ ekseninde anılan ve hep de anılacak olan bir cihângîrdir.

Babası Süleyman Şâh’ın, 1086 yılındaki Suriye seferi sırasında Antakya’da bulunan ve babasının Melik tutuş ile mücâdelesi sırasında ölümü üzerine, 1087 yılında, Melikşâh tarafından Isfahan’a gönderilerek, göz hapsinde tutulduğunda; henüz 8 yaşında olan Kılıç Arslan, çok zor şartlar altında bir çocukluk dönemi geçirdi.

1092 yılında, Melikşâh’ın ölümü üzerine, kardeşi Kulan Arslan ile Isfahan’dan kaçmayı başaran ve Anadolu’ya dönen Kılıç Arslan; 1093 yılında, İznik’e girerek, verâset hakkını teslim aldı ve Sultân unvânı ile yönetime el koydu. Bir yandan dağılmaya yüz tutmuş devleti, tekrar düzen ve idâreye koyulurken, diğer yandan da başkent İznik’i kuşatan Bizans ordusuna karşı koymaya çalışıyordu. Bizans ordusunu geri püskürtmeyi başarsa da Bizans’ın ele geçirmiş olduğu eski toprakları geri almaya, henüz gücü yetmiyordu. Bu nedenle, uzun yıllardır Bizans’a karşı korkusuzca savaşan Çaka Bey’in kızı ile evlendi ve akrabâlık bağı ile pekiştirdiği bir ittifakla, Bizans karşısında elini güçlendirmeye çalıştı. Ancak yıllar sonra, bu kez fazla güç kazanan Çaka Bey’e karşı, Bizans İmparatoru’nun da teklifiyle, Bizans ile ittifâk kurmaktan ve aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle, kayınpederi Çaka Bey’i öldürtmekten de çekinmeyecekti.

Uzun yıllar boyunca, birçok kez yenileri düzenlenecek olan Haçlı Seferleri de ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır ve bu ordularla ilk yüzleşmek zorunda kalan İslâm Devleti de Kılıç Arslan’ın hükümdârlığında bulunan; Anadolu Selçukluları olmuştur. ‘‘Halkın Haçlı Seferi’’ olarak da anılan ve aslında belki de hedefe yönelik tek ya da en büyük zaferi teşkîl eden haçlı seferi; 1096 yılında, kutsal toprak Kudüs’ün, Müslümanlardan alınması için düzenlenmiştir.

Haçlı Seferleri için öne çıkan ilk ordu, Keşiş Pierre L’Ermite’in idâresinde toplanmış olan; Fransız, Alman, İtalyan ve diğer milletlerden oluşan disiplinsiz bir kitleydi. 1 Ağustos 1096 târihinde, İstanbul’a varan bu ordu, hemen Boğaz’dan Anadolu’ya geçirilerek, Yalova yakınlarındaki Kibotos karargâhına yerleştirildi. Haçlılar, böylece Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırlarına ulaşarak, yağma akınları yapmaya başladı. İmparator Aleksios’la, Bizans’ın kendilerine sağlayacağı yardıma karşılık, Anadolu’da ele geçirecekleri yerleri, bu devlete bırakacakları husûsunda bir antlaşma yapan Haçlılar; Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olan İznik yakınlarına kadar ilerleyerek, buradaki köyleri yağmaladılar.

Eylül ayı sonlarına doğru, 6.000 kişilik Alman – İtalyan birliklerinin, İznik civârında yer alan Kserigordon adındaki kaleyi ele geçirdiğini öğrenen Kılıç Arslan; bir ordu göndererek kaleyi geri aldı. Selçuklu karşısında alınan bu mağlûbiyetin intikâmını almak üzere, yaklaşık 20.000 kişiden oluşan Haçlı ordusu, Kibotos’tan ayrılarak, İznik üzerine yürüdü. Düşmanı karşılamak üzere yola çıkan Selçuklu ordusu, Drakon (Kırkgeçit) adlı köyde yapılan savaşta gâlip gelerek, Haçlı karargâhını da ele geçirdi.

Keşiş Pierre L’Ermite’in ordusuna karşı kazanılan başarı, Kılıç Arslan’ın Haçlılar’ı küçümsemesine yol açtı. Haçlıların, İznik’e kadar ilerleyemeyeceğini ve ülkesi için bir tehdît olamayacağını düşünerek; kardeşi Kulan Arslan’ı, yerine vekîl bırakıp, Ermenî Gabriel’in kontrolündeki Malatya üzerine yürüdü. Eski bir Bizans vâlîsi olan Ermenî Gabriel, daha sonra Türk beylerinin hâkimiyetini tanıyarak, kendi hâkimiyetini de korumuştu. Kılıç Arslan, Orta Anadolu’da güçlü bir devlet hâline gelen; Selçukluların râkibi Danişmendliler’in genişlemesini engellemek ve babasının ölümüne neden olan Suriye Selçuklu Melîki Tutuş’u ortadan kaldırmak için bu sefere çıkmıştı.

Malatya’yı günlerce kuşatmasına rağmen, sağlam şehir surlarını geçemeyen Kılıç Arslan; bu sırada çok büyük ve askerî gücü yüksek bir Haçlı ordusunun, İstanbul’dan Anadolu’ya geçerek, İznik üzerine hareket ettiğini haber alınca, kuşatmayı kaldırdı ve İznik’e dönmek için yola çıktı. Bundan sonra, Kılıç Arslan, uzun süre Haçlılar ile mücâdele etmek zorunda kalmış ve 1105 yılına kadar, yaklaşık on yıl boyunca, doğuya karşı bir harekette bulunamamıştır.

Kılıç Arslan, 30 günden fazla süren bir yürüyüşten sonra, İznik önlerine varabildi. Mayıs sonlarına doğru İznik’e ulaştığında, Haçlı orduları şehri kuşatma altına almışlardı ve gönderdiği öncü birliği de başarılı olamamıştı. Daha sonra da bizzat Kılıç Arslan hücûma geçtiyse de Haçlılar’ın sayıca üstünlüğü yüzünden kuşatmayı yaramadı ve geri çekildi. İmparator I. Aleksios Komnenos’un, Haçlılarla birlik olduğunu, onun tarafından İznik gölüne gönderilen gemilerle, kendilerine gelecek yardım yolunun kapandığını ve Haçlıların yeni aldıkları takviye birlikleriyle, bir hücûma hazırlandığını gören Selçuklular; Bizans Kumandanı Manuel Butumites’le anlaşarak, şehri ona teslim ettiler. Anadolu Selçuklu Devleti, böylece başkentini kaybetti. Kılıç Arslan’ın eşi ve çocukları, İstanbul’a götürüldü. Bizans İmparatoru, Selçuklu esirlerine çok iyi muamele yapmış; onları fidye karşılığı serbest bırakmıştır. Kılıç Arslan’ın eşi ve çocukları ise fidye almaksızın serbest bırakıldı.

Kılıç Arslan, ordusuyla birlikte İznik önünden çekildikten sonra, Anadolu’daki Türk kuvvetlerini toplamaya çalıştı. Danişmendli Gümüştekin ile Kayseri Selçuklu Beyi Hasan’ı (Kılıç Arslan’ın kardeşi Kulan Arslan’ın oğlu olduğu iddia edilir) yardımına çağırdı. Haçlı ordusu, tam Eskişehir Ovası’na çıkmak üzereyken, 1 Temmuz günü, onlara hücûm edip, Haçlıların Dorileon Muharebesi (1097) diye andıkları bir baskın muharebesine girişti. Haçlılar, bu muharebedeki Selçuklu gücünü gâyet abartmaktadırlar ama son araştırmalara göre Kılıç Arslan’ın kuvvetlerinin; 6.000 – 7.000 kişilik bir hafif süvârî birliği olduğu kabûl edilmektedir. Bu muharebede, ana harp gücü; zırhlı ağır süvârî şövalyelerinden oluşan Haçlı ordusu gâlip geldi. Bütün gün süren savaşın ardından, gece olunca, sultan ordusunu daha fazla yıpratmadan, geri çekmeye karar verdi.

Bu mağlûbiyetten sonra, Kılıç Arslan, Haçlıların en çabuk şekilde Anadolu’dan geçmesine izin vermeyi ve onlarla doğrudan doğruya çatışmaya girmemeyi tercîh etti. Anadolu’da ilerleyen Haçlı ordusu önündeki insan ve hayvan iâşelerini önceden tahrîp ederek, onları uzaktan tâkip etme stratejisini uyguladı. Bundan sonra, bu Haçlı ordusunun Anadolu’dan geçişinde, Haçlı ordusunun doğrudan doğruya karşısına çıkan herhangi bir Selçuklu ordusu bulunmadı.

I. Haçlı Seferi ordularının Anadolu’dan geçişi, Anadolu Selçuklu Devleti’ne büyük bir darbe vurdu. Bizans kuvvetlerinin karşı saldırısıyla, Ege ve Marmara kıyılarına kadar ulaşan topraklar kaybedildi ve Selçuklular Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldı. Eskişehir ve Akşehir’de savunma hattı kurdu.

Kılıç Arslan, bir taraftan Haçlıların topraklarına verdiği zararları gidermeye çalışırken, bir taraftan da Bizans kuvvetlerine karşı mücâdele etti. Bundan başka, I. Haçlı Seferi ardından, durmadan Avrupa’dan gelen; küçüklü büyüklü Haçlı gruplarına karşı da mücâdele etmek zorunda kaldı. 1099 yılında, bunlar arasında bulunan, Danimarka Kralı’nın oğlu; ‘‘Sweyn the Crusader (Svend Korsfarer)’’ idâresindeki orduyu, Akşehir ile Ilgın arasında, tamâmen yok etti.

Sonunda, Suriye üzerinden geçip, Filistin ve Kudüs’te yerleşen Frank Haçlıları’na destek sağlamak için 1101’de, Avrupa’dan ek bir Haçlı seferi düzenlendi. Bu sefer, İstanbul’dan birbiri ardında yürüyüşe geçen, üç değişik sefer ordusu hâlindeydi. Birincisi;  yâni Mayıs 1001’de, İtalya’dan hareket eden ve Lombardlardan oluşan 20.000 kişilik Haçlı ordusu, Ankara üzerinden Niksar ve Merzifon’a yürüdü. İkinci ek Haçlı ordusu da Haziran sonunda, Nevers Kontu Giyom’un komutasında, Fransızlardan oluşmaktaydı ve Ankara ile Konya üzerinden Ereğli’ye ilerledi. Üçüncü ek Haçlı ordusu ise Akitanya’lı Giyom idâresinde, Fransızlar ve Baverya Dükü Wolf komutasında, Almanlardan oluşmaktaydı. İkinci orduyu, bir hafta arayla tâkip edip; Ankara ve Konya üzerinden Ereğli’ye ilerledi.

Birinci Haçlı Seferi’nden sonra, uzaktan tâkip stratejisi uygulayan Kılıç Arslan; 1001’deki ek Haçlı seferi için stratejisini değiştirdi. Haçlı ordusunun yolu üzerinde ve yakınlarında bulunan bütün yerleşkeleri ve yetiştirilen hubûbât ve yiyecekleri yakıp, yıkmaya; Haçlı ordusuna iâşe ve hayvan yemi sağlanmasını önlemeye çalıştı. Önemli su, kuyu ve kaynaklarını yok etmeye ya da zehirlemeye karar vererek, Haçlıların susuzluktan zayıf düşmelerini sağladı. Bu yeni strateji, daha başarılı sonuçlar verdi ve 1101 yılı ek Haçlı seferine iştirâk eden üç Haçlı değişik ordusu da Anadolu içinde (birincisi Merzifon’da; ikincisi ve üçüncüsü de Ereğli’de) imhâ edildi.

Kılıç Arslan, babası Süleyman Şâh’ın fethettiği, ancak 1097 yılında, Haçlılar tarafından ele geçirilen Antakya’yı geri almak için 1103 yılında sefer düzenledi. Haçlılarla mücâdelesi sırasında, başta Danişmend Beyi Gümüştegin olmak üzere, diğer Anadolu Türk beyleri ile de işbirliği yapmış olmasına rağmen, Antakya seferine çıktığı sırada, Danişmend Beyi ile arası 18 Eylül 1102’de, Malatya’nın Gümüştegin tarafından zapt edilmiş olması nedeniyle açıktı. Gümüştegin tarafından Niksar’da esir tutulan Haçlıların fidyesi konusunda da aralarında anlaşmazlık vardı. Antakya Kontu I. Boemondo, serbest bırakılmak için fidye ödemeyi teklif ediyor; Kontu kendisi için tehlikeli bulan Bizans İmparatoru ise onun hapiste tutulması karşılığında iki katını öneriyordu. Kılıç Arslan, hem Anadolu Sultânı olması ve hem de Amasya’daki haçlı yenilgisinde, Danişmend beyi ile birlikte savaşması nedeniyle, teklif edilen tutarın yarısını kendisine istiyordu. Kılıç Arslan, Maraş’a geldiği sırada, Gümüştegin’in Boemond’un teklifini kabûl edip, onu serbest bıraktığını öğrenince; Antakya seferini yarıda bıraktı ve Danişmendli topraklarına akınlara başladı. Gümüştegin’in ölümünü ve ardından yaşanan taht kavgalarını da değerlendirerek, 1105 yılında, Malatya’yı Danişmendliler’den aldı.

Haçlılar karşısında kazandığı savaşlar ve Malatya’nın ele geçirilmesi, Kılıç Arslan’ın bölgedeki îtibârını yükseltti. Meyyâfârikîn beyi tarafından, şehir kendisine teslim edildi. Bölgede etkin beylerin büyük kısmı, kendisine itaatlerini bildirdiler. Daha sonra, Urfa Haçlı Kontluğu üzerine yürüyerek, 1106 yılında Urfa’yı kuşattı; ancak şehrin sağlam surlarını aşamadı. Bu sırada, Musul Vâlîsi Çökürmüş’ün Harran’daki adamlarının, şehri teslim etmek üzere kendisini çağırmalarıyla, kuşatmayı kaldırdı ve Harran’a giderek şehri teslim aldı.

Kılıç Arslan’ın, Güneydoğu Anadolu’daki faaliyetleri, Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’ın dikkatini çekti ve Musul vâlîsi olan Çökürmüş’ün yerine, Emir Çavlı’yı görevlendirdi. Çökürmüş Bey, Emir Çavlı tarafından yenilgiye uğratılmasına rağmen, şehir halkı Musul’u vermediği gibi Kılıç Arslan’a haber gönderip, şehri teslim almasını istediler. Şehir ileri gelenleriyle yapılan antlaşma uyarınca, Kılıç Arslan, 22 Mart 1107 târihinde Musul’a girdi. Burada ilk iş olarak, Muhammed Tapar adına okutulan hutbeyi kendi adına çevirerek, Büyük Selçuklu Devleti’nin Sultanlığı’na adaylığını göstermiş oldu.

Kılıç Arslan’ın bu başarıları, Mardin Artuklu Beyi İlgâzî ile Halep Selçuk Emiri Rıdvan’ı rahatsız etti ve bu beyler de Emir Çavlı’ya katıldı. Daha sonra, bu destekle kuvvetleri artan Emir Çavlı, Kılıç Arslan’a itaat eden Rahle şehrini, kuşatma sonrasında, 1107 yılında ele geçirdi. Gelişen bu olayları haber alan Kılıç Arslan, Emir Çavlı’nın üzerine yürümeye karar verdi. Düşman kuvvetlerinin sayıca çok olmasına rağmen, Anadolu’da dağınık halde bulunan kuvvetlerinin gelmesini beklemeden, ilerlemeyi sürdürdü. İki taraf, Temmuz ayında, Habur Çayı kenarında karşı karşıya geldiler. Kılıç Arslan’ın hâkimiyetini tanımış beylerin, Emir Çavlı’nın askerlerinin sayıca çok olmasından korkarak, savaş meydanını terk etmeye başlaması üzerine; Kılıç Arslan derhâl saldırmaya karar verdi. 13 Temmuz 1107 târihinde yapılan savaşta, askerlerinin bozulduğunu gören Kılıç Arslan, karşı kıyıya geçip kurtulmak amacıyla, atını Habur Nehri’ne sürdü. Ancak atının ve kendisinin zırhlı olmasından dolayı, Habur Nehri’ni geçemeyerek, sulara gömüldü.

Peki, dünya târihi açısından son derece önemli bir dönemde, devrin başrollerinden birine sâhip olduğu için yaşamı hakkında, oldukça teferruatlı bir özet bilgi sunmak ihtiyâcı hissettiğimiz bu büyük cihângîrin sonunun, böylesine acı ve kendisine yakışmayan bir biçimde gerçekleşmediğini; o çok çetin geçen hayâtına devâm edebildiğini düşünürsek, acabâ Kılıç Arslan târihin seyrini hangi yönde değiştirebilirdi? Biraz da bu sorunun cevâbını arayalım…

Öncelikle, Kılıç Arslan’ın Anadolu’daki mevcut kuvvetlerinin toparlanmasını beklemeden, ivedî bir şekilde, doğrudan hasmına saldırmasının, kendi sonunu hazırladığı gerçeğinin apaçık ortada olduğunu söyleyelim. Nehri geçmeyi başaracağı ve sonrasında da kuvvetlerini toplayacağı alternatif gerçekliğinden ziyâde; Kılıç Arslan’ın, henüz en başında, kuvvetlerini tamâmen bir araya toplamadan hareket etmeyeceği görüşü üzerinde yoğunlaşalım. Böylece, ânî bir bozgun ve akâbinde de nehre doğru canhırâş bir kaçışın da hiç yaşanmayacağı sonucuna ulaşalım.

Tüm askerî imkânlarını seferber eden ve düzenli bir biçimde, bir araya getiren Kılıç Arslan; artık hasmından sayıca da çok aşağıda kalmayacağı için Emir Çavlı’nın kuvvetlerinin sayısından çekinen ve aralarındaki ittifaka ihânet ederek, Çavlı’nın yanına geçen beylerin de bu sonuca göre; taraf değiştirmek zorunda kalmayacaklarını söyleyebiliriz. Zâten son derece iyi bir komutan olan Kılıç Arslan’ın, Emir Çavlı’yı büyük bir yenilgiye uğratması ve karşı ittifak içinde yer alan diğer emir ve beyleri de itaati altında alması, oldukça akla yatkın görünmektedir.

Anadolu siyâsî birliğine ne kadar önem verdiğini, ancak Haçlılar nedeniyle, bunu bir türlü tam anlamıyla gerçekleştiremediğini bildiğimiz Kılıç Arlan’ın sıradaki işi, Urfa’yı zâten ele geçirmekle birlikte; bir diğer tehlike olan ve merkezleri Malatya’yı ellerinden aldığı Danişmendliler’le uğraşmak olacaktır. Aslında kendi devrinde olduğu gibi, gerçek târihî süreç içinde, kendisinden sonraki devirlerde de Anadolu’daki tüm iktidâr kavgalarında söz sâhibi olmayı başaran Danişmendliler; Kılıç Arslan tarafından, bu mevcut etkili güçleri sebebiyle, hâlledilmesi gereken ilk hedef olarak görülecektir. İlgili dönem îtibârıyla, gâyet yıpranmış ve oldukça zayıf bir durumda olan Danişmendliler, Kılıç Arslan’a kolayca boyun eğecektir diyebiliriz.

Kılıç Arslan’ın, özellikle coğrafya genelindeki iki büyük tehlike olan; Malatya ve Urfa’yı egemenliği altına katması, hattâ Musul’a bile uzanması, söz konusu politikasını devâm ettirmesi şartıyla, Anadolu siyâsî birliğini sağlamayı başaran ilk Türk hükümdâr olarak târihe geçmesine neden olacaktır diyebiliriz.

Kılıç Arslan’ın bir sonraki meşrû hedefi ise herkes tarafından kolaylıkla tahmin edileceği üzere Bizans olmalıdır. Sultanlığının ilk yıllarından îtibâren, henüz güçsüzken, sürekli şehirlerini kuşatan; güç kazanmaya başlayınca ise mevcut ittifaklarını dağıtmak amacıyla, kendisine sahte ittifak tekliflerinde bulunan ve özellikle Haçlıların önemli bir üs olarak yardım da gördükleri Bizans, Kılıç Arslan’ın şiddetli akınlarıyla, çokça karşılaşmak durumunda kalacaktır gibi görünmektedir. Elbette ki bu, son derece erken bir ‘‘İstanbul’un Fethi’’ şeklinde görülmemelidir. Zîrâ bu ütopik kehânet, alternatif târihçiliğin gerçekliğinden uzaklaşıp, tamâmen hayâl dünyasına dalmak olacaktır. Ancak Bizans’ın oldukça yıpranacağı ve muhkem mevkîlere çekilerek, Kılıç Arslan’ı bir müddet de olsa meşgul edemeyeceği âşikârdır.

Gelelim Kılıç Arslan’ın târih sahnesindeki önemini belirleyen aslî unsura; yâni Haçlılar! Her ne kadar seferlerin ilk yıllarında, net bir başarı kazanamasa da seneler içinde, Haçlılar ile nasıl mücâdele edeceği konusunda, isâbetli stratejiler belirlemeyi başaran ve son plânı için de Haçlıların daha fazla zarar vermeden, Anadolu içinden geçip, gitmesine göz yummak zorunda kalan Kılıç Arslan; Emir Çavlı ve ittifâkı içindeki beyleri sindirdikten, hattâ Bizans’ı da köşeye sıkıştırdıktan sonra, hep tasarladığı son plânını uygulayacak olmalıydı. Sırada, Haçlılar’a asıl darbeyi vurmak olacaktır diyebiliriz.

Yıllar içinde, Kılıç Arslan’ın Haçlılar hakkında öğrendiği bilgi; çok ağır zırhlar içinde (Türk zırhları, şövalyelerinkine nazarân çok daha hafif ve genel olarak zincir modelindedir) ve kuvvetli ama hantal bir ordu yapısına sâhip olduklarıdır. Bu nedenle, sayıca da inanılmaz üstünlükte olan, tüm Avrupa tarafından, hem asker hem de teçhîzât vb. alanlarda, sürekli olarak beslenen bu ordularla doğrudan bir meydan savaşı yapmak yerine; çok az sayıda da olsa, hafif zırhlı Türk süvârîleri ile vur – kaç taktiğinde savaşmanın daha mantıklı olduğunu düşünmüştür.

Bu düşünce doğrultusunda, yeni stratejiler geliştiren ve bu yeni taktikleri, ek olarak gönderilen ikinci ve üçüncü Haçlı orduları üzerinde işe yarayan (bu orduların tamâmını, Anadolu içinde yok etmiştir) Kılıç Arslan; bir koridor açarak, Anadolu’dan geçmesine izin verdiği ve Fâtımîler tarafından da neredeyse hiç engel olmaksızın teslim edilen Kudüs’e giren, asıl büyük Haçlı kütlelerini, gerçekten de plânladığı üzere, artık tamâmen yok etmek isteyecektir diyebiliriz. Dönem îtibârıyla, henüz diğer Haçlı gruplarının da katılımını tamamlayamadığı bir süreçte, Kılıç Arslan, daha büyük kuvvetlerle Kudüs’ü kuşatmayı tasarlayacaktır. Gelelim, bu büyük kuvvetlerin kaynağına…

Büyük Selçuklu Devleti’nin, Melikşâh’ın ölümü ile içine girdiği, ancak yine de gücünü henüz kaybetmediği bu kısır durumda; Selçukluların vekîli Emir Çavlı ve diğer ittifâk üyelerinin sindirilmesi, hattâ Musul’da Tutuş’un hükmünün kırılması, Anadolu şehirlerinin tamâmının ele geçirilmesi ile siyâsî birliğin kurulması ve Bizans’ın da sindirilmesi şeklinde sıralayabileceğimiz gelişmeler neticesinde, önceden de zikrettiğimiz ve gerçek târihî süreç içinde de var olduğu üzere; Kılıç Arslan’ın Büyük Selçuklu tahtına aday olduğunu ve söz konusu tüm gelişmeler ile de tahta geçmeye hak kazanma ihtimâlinin çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Büyük Selçuklu Sultânı Kılıç Arslan olduğunda ise tüm Türk kütlelerinin, eski Selçuklu sultânları gibi gözü kara ve karizmatik bir lîder çevresinde, çok büyük bir hızla toplanacağını öngörebiliriz.

İşte kavuşması muhtemel bu unvân ve güç ile Haçlıları en yakından tanıyan ve onları çözen, geliştirdiği stratejiler ile yani vasıflarını da birleştirmeyi başaran Kılıç Arslan’ın, Kudüs’ü kuşatması ve Haçlıları büyük bir hezimete uğratması, son derece olası görünmektedir. Bu da Selâhâddîn-i Eyyûbî’den yarım asırdan bile daha fazla bir süre önce, bu pâyenin kendisine atfedilebileceği anlamına gelir.

Târih ilminin mevcut metodu ve sâhip olduğu geniş perspektif çerçevesinde, objektiflik ilkesinden mümkün mertebede uzaklaşmadan; Kılıç Arslan hakkında, alternatif târihçilik doğrultusunda ileri sürebileceğimiz savlar, zikrettiğimiz iddiâlardan oluşmaktadır. Târihin gördüğü büyük Türk cihângîrlerinden biri olan ve o güne dek, hiç kimsenin görmediği bir şiddetteki, Haçlı adı altındaki oluşumla ilk kez karşılaşan ve yüzleşince de göğsünü siper eden Kılıç Arslan, maalesef gerçekleştirmeyi arzu ettiği sayısız hedefine ulaşamadan, elîm bir şekilde hayâta göz yumdu.

Sînesinden nice Kılıç Arslanlar çıkaran necîp Türk Milleti, adını sayısız destânda yaşatmış ve bugün bile tüm Avrupa’nın bir araya gelerek, tüm güçleriyle, İslâm Dünyası’na karşı oluşturduğu ittifâkın, İslâm adına Türkler tarafından karşılandığını ve yok edildiğini yazmaya devâm etmektedir.

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *