Modern Çağ

İkinci Dünya Savaşı Dönemi Türk Dış Politikası (1939-1945)

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı Dönemi’nde, bir yandan İngiltere ile açık ve seçik bir Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması imzalarken, öte yandan Almanya ile de Dostluk ve Saldırmazlık Paktı’na girmiştir.

Çevresi tümüyle Mihver ve Mihver yanlısı kuvvetlerle sarılmıştı. Böylesine sıkıştırılmış olmasına ve kendisini savaşa taraf yapmak istenen çabaya rağmen Türkiye, çevresini saran yıkım ağının dışında kalmayı başardı. Türk dış politikasını yönetenlerin başlıca amacı da buydu. Gerçekçi bir politika izleyerek olasılıkları, çıkarları ve engellemeleri takip ederek hareket etmek temel noktaydı[1].

Atatürk dönemi Türk dış politikasının temel amacı Lozan Antlaşması ile oluşan sürecin devam ettirilmesi yönünde olmuştu. Türkiye, savaş sonrası oluşan dengeyi sürdürmeye çalışmıştı. Balkan ve Orta Doğu devletleri ile kurulan yeni ilişkiler sürecin kabulünün devamını amaçlıyordu. Böylece Türk devlet adamları bölgesel paktlarda yaklaşık olarak eşit güçteki devletler arasında güvenlik önlemleri aramıştır. Ast ve üst ilişkisine dönüşebilecek bağlantılardan uzak durulmuştur.

Bu bağlamda Lozan sonrası Türk dış politikası bir yandan Türkiye’ye yönelebilecek olası bir askeri müdahaleye karşı Türkiye’nin etrafında ortak bir güvenlik sistemi oluşturmak, diğer yandan ise uluslararası ilişkilerde var olan sorunları barışçı yöntemlerle çözmek olmuştu[2].

Bu dönemdeki gelişmeleri Lozan sonrası statükonun korunması ve İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsızlıkilkesi çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Zira İnönü’nün tek adamlık rolündeüstlendiği dış politika argümanları 1938-1950 dönemine damga vurmuştur.Varolan savaş psikolojisini iyice rahatlatmak ve Türkiye’yi bu savaştan uzak tutmak birinci amaçtı. Bu amaca ulaşmak için yürütülen çalışmalar 1938-1941, 1941-1945 ve 1945-1950 yıllarıarasında değerlendirilmesi konunun anlaşılması açısından son derece sağlıklı olacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’nın resmi olarak başlamasından önce Musul meselesi ile kötüleşen Türk – İngiliz ilişkileri 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile düzelme dönemine girmişti. İngiltere boğazlar konusunda Türkiye’yi desteklerken Sovyet Rusya ile olan ilişkiler bir çıkmaza girmişti.

1937 yılına gelindiğinde Almanya Türkiye’yi ekonomik alanda kendine daha sıkı bağlamayı amaçlayarak ülkedeki politik etkinliğini arttırmaya çalışmıştır. Almanya Türkiye’nin yün iplik ve kumaş ihtiyacının %78’ini, demir ve çeliğin %69,7’sini, makine ve mamul maddelerinin %61’ini, kimyevi maddelerin %55,4’ünü temin ediyordu. Buna karşılık Türkiye’nin ham yününün %75’ini, ham pamuk ve kromunun da %70’ini alıyordu[3]. Böylece Türk ziraat istihsalini destekleyen yegane piyasa, Almanya’da bulunuyordu.

 

            1939 – 1942

 

Bu dönemde gerçeklesen savaş stratejileri genelde müttefik ve mihver devletlerin Türkiye’yi yanlarına çekme uzlaşılarına dayanır. Bu uzlaşmanın önemi Türkiye’nin sahip olduğu stratejik konumdan ileri gelmekteydi. Savasın kaçınılmaz olduğunu gören mihver ve müttefik devletlerin liderleri olası bir savaşta Türkiye’nin oynayacağı rolü hesaplayarak tecrübeli devlet adamlarını Ankara’ya büyükelçi olarak atamışlardır. Almanya eski başbakan Franz Von Papen’i, İngiltere ise Sir Hunge Knatchbull- Hugessen’i tayin etmiştir[4].

Almanya’nın 15 Mart 1939’da Çekoslovakya’yı, bir ay sonra da İtalya’nın 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’u işgal etmesi İsmet İnönü’yü Mihver Devletlerin saldırganlığına karşı güvenlik arayışına yöneltmiş ve İngiltere ile 12 Mayıs 1939’da Türkiye’yi “Barış Cephesi”ne bağlayan Türk-İngiliz Ortak Deklarasyonu yayınlanmıştı. Benzeri bir deklarasyon Fransa ile de yapılmış ve böylece Türkiye’nin siyasi cephesi belirmiştir.

Sovyetler Birliği, Boğazların ortaklaşa savunulması, Montreux Sözleşmesi’nin değiştirilmesi gibi isteklerle Türkiye’nin karşısına çıkması ile birlikte bu konuda bir uzlaşma sağlanamamış ve 19 Ekim 1939’da Türk – İngiliz – Fransız Antlaşması imzalanmıştı. Parasal konulara değinen bir protokol çerçevesinde İngiltere ve Fransa, Türkiye’ye savaş malzemesi kredisi olarak 25 milyon sterlin, 16 milyon sterlin değerinde külçe altın ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi sağlayacaklardı. Böylelikle Türkiye dış politika felsefesine uygun bir antlaşma sağlamıştı. Türkiye ancak doğrudan saldırıya uğradığı takdirde çarpışacaktı, bu arada büyük çapta maddi yardım görecek, yoğun bir biçimde silahlanacak ve Müttefikler batıda saldırıya uğrasalar da sadece “müsamahakar tarafsızlık” uygulayacaktı.

Uzun süredir yaklaşmakta olan savaş Avrupa’da patlak verdiğinde Türkiye kağıt üzerinde çarpışan taraflardan birinin yanında saf tutmuş görünüyordu. Uzun süre Sovyetler Birliği’nin de bu safta yer alması için çaba harcamıştı. Fakat Türkiye savaş başladığında bu ülkeyi karşı safta buluyordu. Buna karşın başlıca tehlike kaynağı olarak görülen İtalya henüz tarafsızdı.

Almanya’nın 1 Eylül 1939 sabahı savaş ilan etmeksizin Polonya’ya saldırısı ve bunun üzerine de İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş ilanı ile başlayan İkinci Dünya Savaşı, 1940 yılı Mayısında Almanya’nın Fransa’ya saldırısı ve İtalya’nın Almanya yanında yer alması ile Akdeniz’e sıçramış ve Türkiye’den ittifak antlaşması gereği savaşa girmesi istenmiştir. Türkiye ise üçlü ittifakın “Sovyet Çekincesi” olarak bilinen 2 numaralı protokolünü ileri sürerek İngiltere ve Fransa’nın isteklerini geri çevirmiştir.

Fransa’nın kısa sürede çökeceğini kestiremeyen Türkiye, Fransa’nın kesin yenilgisi ile savaş dışında kalma konusundaki politikasını daha da belirgin hale getirmiştir. Çünkü kendisi yenilen ve savaştan çekilen bir ülkenin Türkiye’yi savaşa sokma yönünde baskısı beklenemezdi. İngiltere ise Türkiye’yi savaşa sokma konusundaki isteği yerine gelmeyince fazla ısrarın Türkiye’yi Mihver Devletler safına itebileceği endişesinden dolayı Türkiye’nin savaş dışı halinin de kendi yararlarına olacağını düşünmüştür.

Batılılar, Türkiye’nin 2 nolu protokolü ileri sürerek savaşa girmemesini “bahane” olarak nitelendirmekteydi. Türkiye ise kendisine doğrudan yardım yapılmadıkça ve Batının Almanya karşısında üstünlüğünün Türkler tarafından görülmesi gerçekleşmedikçe Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini belirtmiştir. Türkiye’nin “Sovyet Çekincesi” olarak ileri sürdüğü mazeret Türkiye’nin savaş sırasında Batı ile yaptığı ittifaktaki yükümlülüklerini yerine getirmeyen bir ülke olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.

Dönemin Türk dış politikasını yürütenler özellikle İngiltere’ye onların davalarını desteklediklerini ama gerçek anlamda savaşa girmeyerek onların çıkarlarına hizmet ettiklerini anlatarak ikna ederken, aynı ikna metodunu Sovyetler ve Almanlara karşı da kullanmışlardır. Böylelikle sürekli savaş dışında kalmayı İngiltere, Almanya ve Sovyetler Birliği arasında bir “denge” politikası yürüterek gerçekleştirmişlerdir.

Türkiye açısından olumlu gerçeklesen olaylar silsilesi Sovyet Rusya ile Nazi Almanya’sı arasında imzalanan antlaşmayla, kâbusa dönüştü. Çünkü bu pakt hem Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerin seyrinin karşılıklı güvensizlik üzerine devam etmesine zemin hazırlayacaktı.

Almanya, önce Polonya, sonra Fransa’ya, 28 Ekim 1940’da İtalya, Yunanistan’a saldırınca savaş fiilen Akdeniz ve Balkan coğrafyasına kaymış oluyordu. 1940’ın yazına doğru Avrupa’da cereyan eden bu gelişmeler İngiltere’nin hiç de istemediği bir mecraya varmıştı. Bilhassa Fransa’nın erken bir tarihte yerle bir olması İngiliz savaş kabinesi için olumsuz bir neticeydi. Tüm bunların yanında Alman-Sovyet yakınlaşması işleri arapsaçına döndürmüştü. Fakat Almanya’nın Fransa’yı savaş dışı bırakmasından sonra Orta Avrupa’da önünün açılması Sovyet Rusya’yı tedirgin etti. Bunun üzerine Sovyetler de Romanya’ya asker çıkardı. Son tahlilde bu restleşmeler, Nazi Almanya’sına karsı bir İngiliz-Sovyet yakınlaşmasını beraberinde getirdi. Fransa’nın işgal edilmesi diğer devletleri tedirgin ettiği gibi Türkiye’yi de sıkıntıya sokmuştur[5].

Savaşın ilk yıllarında Türkiye son derece zor durumlarla karşı karşıya kalmıştı. Her zaman korktuğu şeyler gerçekleşmiş, üstelik bir dizi beklenmedik gelişme ışığında kararlar alınması gerekmişti. Yardımlaşma Antlaşması’nın imzalandığı iki büyük Avrupa devletinden biri yıkılmış, eski düşmanı İtalya karşı safta savaşa girmişti. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin de durumu açıklık kazanmamıştı. Sovyetler’in Polonya ve Finlandiya’ya karşı tutumu Türkiye için son derece düşündürücüydü. İngiltere İtalya’nın savaşa girişi ve özellikle Yunanistan’a saldırışından sonra Türkiye’yi savaşa sokmak için yoğun çaba harcamış ancak savaşın aleyhine gelişmesi sonucu bu baskının umduğunun tersi sonuç verebileceğini görmüştü. Bu nedenle Türkiye’nin savaş dışı durumunu kabullenmek zorunda kalmıştı. Zira pasif bir Türkiye dahi İngiltere için paha biçilmez değerdeydi.

Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu Mihver egemenliği altına girdikçe Türkiye tek başına kaldı. Bulgaristan 1941 Mart’ında Mihver’e katıldı. Yugoslavya ve Yunanistan nisanda Almanya tarafından işgal edildi. Türkiye’nin komşularından Mihver güdümüne girmeyenler yalnızca Sovyetler ve İran’dı. Kısaca, Türkiye’nin kendini tehlikede hissetmesi için tüm koşullar mevcuttu. İngiltere Türkiye’yi en başta bir asker kaynağı olarak görüyordu. Almanya ise Türkiye’yi önce kesin tarafsızlığa itilmesi gereken ve sonra Sovyetlere karşı girişilen harekatta kaydedilen başarılar sonucunda kademe kademe yanına çekilmesi sağlanacak bir ülke olarak görüyordu.

Almanya’nın Sovyetlere savaş açması, hammadde ihtiyacında büyük eksiklerin hissedilmesine sebep olmuştu. Bu eksikliği giderecek ülkelerin başında da Türkiye gelmekteydi. Türkiye ise ekonomik açıdan hiç de hesapta olmayan olgularla karşı karşıyaydı. Almanya hem Türkiye’yi savaşta yanına çekmek hem de onu İngilizlerden uzak tutmak için ticari bir antlaşmanın yapılması gerektiğini düşünüyordu. Yapılan iyi niyet açıklamaları ve girişilen müzakereler sonucu 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Saldırmazlık Paktı imzalandı[6].

1941 yılının Türkiye’si için belki de en endişe verici gelişme ağustos ayında İngiliz ve Sovyet kuvvetlerinin İran’ı ortaklaşa işgalleriydi. Türkiye için bu harekat tehlikeli bir örnek oluşturabilirdi. İran, İngiltere ve Amerika’nın Sovyetler’i takviye edebilmeleri için irtibat sağlama amacıyla işgal edildi. İngiltere’nin öne sürdüğü İran’da Alman yanlısı bir beşinci kol tehlikesi olduğu yolundaki iddialar Türkiye’de kesinlikle bahane olarak görüldü.

Türkiye’de bu işgalin nasıl karşılanacağı konusunda İngilizler hiç kuşkuya düşmedi. 8 Ağustos’ta İngiliz yetkilileri, Amerika’nın Londra elçisinden Türk tarafına Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın işgalini onayladığını söylemesini rica ettiler. 11 Ağustos’ta İngiliz ve Sovyet elçileri Türk hükümetine Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı gösterileceğine dair güvence notaları verdiler[7].

O günlerde Türk basınından edinilen genel izlenim, Türkiye’nin İngiltere’nin bu davranışından dolayı düş kırıklığı içinde olduğu ve özellikle İngiltere’nin bağımsız bir ülke topraklarına Sovyetler Birliği ile birlikte tecavüz etmiş olmasından derin üzüntü duyduğuydu. Türk hükümetine verilen İngiliz – Sovyet ortak güvence notlarına rağmen İran’ın işgali, şimdiye dek dost görünen iki ülkenin içine düştükleri büyük gaflet olarak değerlendiriliyordu.

Bu dönemin önemli bir konusu da krom sorunudur. İngiltere ile Almanya arasındaki krom savaşı, bu stratejik cevherin sayılı üreticilerinden olan Türkiye’yi yakından ilgilendiriyordu. 1939’da Türkiye ile İngiltere arasında antlaşma müzakereleri sürerken Türkiye bu cevherini İngiltere’ye uzun vadeli bir antlaşmayla bağlamak istemiş, fakat İngiltere ancak iki yıllık bir kontrata razı olmuştu. Almanya ile devam eden müzakereler sonucu Almanlar krom karşılığı ağır top satışına razı olmuşlardı. Akde vefa ilkesini de gözden ırak tutmayan Türk tarafı, sevkiyatın ancak 1943’ten sonra başlayabileceğini, zira o tarihe kadar krom ihracatının tümünün İngilizlere söz verildiğini de belirtmişti. Almanya ile imzalanan Dostluk Antlaşması’ndan İngiltere nasıl haberdar edildiyse bu konuda da aynı politika izlendi. Yasallığa her aşamada büyük önem verilmekteydi.

1941 sonunda Almanya’nın gücünün doruğa çıktığı sıralarda Türkiye hareket özgürlüğünü korumaya çabalıyordu. Her iki tarafın da baştan çıkarma, zorbalıkla boyun eğdirme ve rüşvetle satın alma girişimlerine maruz kalmıştı. Savaşan her iki taraf da Türkiye’nin gerçek amaçlarının ne olduğunu bildiklerini sanıyor ve bunları etkilemenin yollarını arıyordu. İlginçtir ki bu durumun en özlü açıklaması Nazi Dışişleri Bakanı Ribbentrop’tan gelmişti: 11 Ağustos 1941’de Von Papen’e çektiği telgrafta bakan şöyle diyordu: “Türkiye’nin dış politikasına gelince, durumu şöyle değerlendiriyorum. Türkiye olanaklar elverdiğince savaşın dışında kalmaya çalışacaktır. Bu nedenle Almanya’nın ve İngiltere’nin hiddetini çekmemeye özen gösterecektir[8].”

1941 yılının sonunda Japonya’nın Pearl Harbour’a saldırısı ABD’nin de fiilen savaşa katılmasına neden olurken Uzakdoğu’da Japonya’nın zaferleri birbirini izliyordu. Aynı günlerde Alman kuvvetleri Rus topraklarının içlerine dalmışlar, böylece savaş gerçekten bütün dünyayı saran bir yangın görünümünü almıştı. Aynı günlerde Türkiye kesin tarafsızlığa daha da yaklaşırken savaşan iki tarafa da bunun onların çıkarına olduğunu söylemekteydi. 1942 yılının sonlarına doğru savaşın kaderi Müttefikler’in lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsızlığını korurken Müttefikler’e eğilimli bir tavır içine giriyordu. Ancak Türk dış politikasının ana hatları bir değişme göstermiyor, sadece uygulamalar zamana ve koşullara göre ayarlanıyordu. Taraflar arasında Türkiye’nin dış politikasına hareket olanağı tanıyacak bir uzlaşma arayışı Türk devlet adamlarının 1942 yılı boyunca gündeminde olacaktı.

Rus topraklarında Alman kuvvetlerinin ilerlemesi yavaşlayıp Sovyetler’e akan Müttefik yardımı sürekli olarak arttıkça Türkiye bir yandan Alman tehlikesinin azaldığını görüyor. ama bu kez Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası bir tehlike arz edebileceğinden korkuyordu. 4 Ocak 1942 tarihli bir İngiliz İstihbarat Örgütü raporunda Alman saldırısının hızını yitirdiği görüşünün hakim olduğu söyleniyordu.

Bu dönemdeki Türk diplomasisinin en büyük başarılarından biri savaşan her iki taraftan da silah temin etmiş oluşudur. Türkiye Almanya’nın saldırısına uğramaktan kendini kurtarmakla kalmamış, Almanları Üçüncü Reich’ın çıkarlarının Türkiye’ye silah verilmesini gerektirdiği konusunda ikna etmiştir.

ABD’nin savaşa tüm gücüyle katılmasından ve Sovyetlere yardım için İngiltere ile işbirliğine gitmesinden sonra Türkiye’nin uzlaşmacı barış konusunda girişimleri yoğunlaştı. Bir yandan da Almanya, Türkiye’yi Sovyet tehlikesine karşı ancak kendisinin savunabileceğini söylüyordu. Türkiye’nin en büyük korkusu geniş çaplı Müttefik yardımından yararlanan Sovyetler’in Avrupa’da en büyük güç haline gelmeleri ve savaş sonrası Avrupa’sının düzenini dikte etmeleri idi.

Bu dönemde Türkiye’nin hiçbir devletten hiçbir toprak talebi olmadığı Türk devlet adamlarınca defalarca tekrar edilmesine karşın yine de Foreign Office yetkilileri bu konuda ikna edilmiş değillerdi. Türkiye’den er ya da geç bu tür girişimlerde bulunması bekleniyordu. Aynı şekilde Almanya’nın bu konuda Türkiye’ye cazip teklifler yapması bekleniyordu. İngiltere için Türkiye, Mihver’in bir an önce yenilmesi için kullanılacak bir silahtı, yani bir amaca yönelik bir araç konumunda görülüyordu. Bu nedenle Türkiye’yi aktif biçimde savaşa sokmak için toprak rüşveti vermek oyunun kuralları içindeydi ve bu konuda İngiltere Türkiye’yi tatmin etme yollarını araştırıyordu. Bunu yaparken de karşı tarafın aynı doğrultuda çaba harcadığını varsayıyordu. Türkiye için konu varlığını korumaktı. Etrafından toprak talep ederek fırsatçı bir tutum içine girmek, tarafları kışkırtmak, bu amaca ters düşerdi.

Savaş tüm cephelerde Almanya aleyhine gelişirken artan Müttefik baskısına karşı Türkiye Alman tehlikesinin henüz geçmediğini ve Sovyetler’e güvenilmemesi gerektiğini vurgulamaktaydı.

 

            1943 – 1945

 

1943 İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye için en kritik yılıdır. Savaşta üstünlük Müttefikler’e geçmiş ve onlar da Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskıyı artırmışlardı. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmiş olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler. Türkiye’nin o günlerdeki taktiklerini kısaca özetlemekte de yarar vardır. Artan baskı sonucu Türkiye savaşa girmeyi ilke olarak kabul etmiştir. Bundan sonra Türkiye, askeri hazırlıklarının yetersizliği üzerinde duracaktır.

1943 gibi ileri bir tarihe kadar Türkiye bir asker kaynağı olarak görülmüştür. Ancak bu dönemden sonra ABD ve Sovyet görüşü ağır basmış ve Türkiye’nin sadece üs vermesi üzerinde durulmuştur.

İngiltere’nin ikinci bir cephe açarak Almanları yenilgiye uğratma düşüncesi Türkiye’den geri dönerken, 14-26 Ocak 1943 tarihleri arasında Kazablanka’da, Türkiye sorunu da ele alınmıştı. Varılan mutabakat sonrası taraflar Adana’daki Yenice İstasyonu’ndaki yakın bir noktada, Cumhurbaşkanlığı treninin salonunda bir araya geldiler. Churchill yapılan görüşmede, Türkiye’nin SSCB’den duyduğu endişeyi bertaraf etmeye çalışarak Molotov ve Stalin’le konuştuğunu, ABD ve İngiltere’yle barışçı ve dostça ilişkiler arzuladıklarını, SSCB’nin gelecek on yılda yeniden kalkınma ve imar faaliyetleriyle fazlasıyla meşgul olacağını, bunun için Müttefiklerin teknik yardımına ihtiyaçları olduğunu, komünizmin değişime uğradığını ve sonuçta SSCB’nin İngiltere ve ABD’yle iyi ilişkiler kuracağına inandığını belirterek Türkleri; İngiltere ve Amerika yardımı alarak Almanya’ya saldırmaya ikna etmeye çalıştı. Ancak İnönü, eğer Türkiye savaşa girerse hazırlıklı olmayışı ve destek gelmemesi sebebiyle Almanya’nın saldırısı karsısında savunmasız kalacağını iddia ederek, tarafsız kalmayı tercih ettiğini bildirmiştir.

Adana görüşmesi, İngilizlerin Türkiye’ye silah verilmesi ve ordunun modernize edilmesi konusunda söz verilmesi sonucu biterken, Türk-İngiliz ilişkilerinde ise yeni bir dönemin habercisiydi. Kararsızlık ve hayal kırıklığı adı verilen bu dönemde İngilizler, Türkiye’nin biran önce savaşa girmesini isterken, aldığı cevap hayal kırıklığı diplomasisini oluştururken, Türkiye’nin ise savaşa girip girmeme hususundaki kararsızlığı, Türk diplomasisinde sıkıntılı sürecin başlamasına neden olacaktır.

İngilizler, Adana görüşmelerinden, ayrılırken problemin özünde Türklerin bilinçaltında yatan Rus fobisini iyi betimlemişlerdi. Bu yüzden bu korkunun giderilmesi için Rusya’nın Türkiye’ye güven vermesi gerektiğini de biliyorlardı. İngiliz Başbakanı Churchill, bu amaç için Stalin’e gönderdiği mektupta bu hususlara dikkat çekmişti.

Balkanlara yönelik bir harekât için özellikle İngiltere Türkiye’nin 1943 içerisinde savaşa girmesi konusundaki isteğini ABD ve Rusya’ya kabul ettirmişti. Türkiye’nin savaşa girmesi yolunda yapılan baskılar şantaja dönüşmüş ve savaş sonrası belirecek ortamda Sovyet tehdidine karşı koyabilmek için savaşa girmesi söylenmiştir. Yoksa savaş sonrası ortamda Sovyet tehdidi ile baş başa kalabileceği Türkiye’ye hatırlatılmıştır.

Türkiye, Müttefikler tarafından kendine yapılan baskıları ve teklifleri dikkate almayarak savaşa girmemiş ve tavrında bir değişiklik olmamıştır. Türkiye’nin “savaş dışı müttefik” durumu, savaşın Boğazlar ve Yakın Doğu bölgesine yayılmasını önlemiştir.

Ağustos 1943 yılında Quebec’de  gerçeklesen konferansta Müttefik Devletler, Türkiye’nin savaşa katılmasının henüz erken olduğunu, bunun yanında Balkanlar’da açılacak yeni bir cephe için gerekli olan Türk havaalanlarının derhal Müttefiklerin kullanımına açılmasının istenmesine; ayrıca Türkiye’nin askerî gücüne katkı yapmaya devam edilmesiyle, Türkiye’nin Almanya’ya ihraç ettiği kromu durdurması ve Boğazlardan geçen Alman gemilerini engellemesi gibi konularda baskının artırılmasına karar verildi.

1943 yılının ortalarından itibaren Türk dış siyasetinde İngiliz faktörünün etkili olduğu gerçeği oluşmaya başlamıştı. Hatta dışişleri yetkilileri İngilizlerle direkt olarak askeri münasebette oldukları yapılan ikili görüşmelerde açığa çıkmış, bundan cesaret alan İngiliz Dışişleri Bakanı Eden, Menemencioğlu’nu ziyaretinde bu yılın sonuna doğru Türkiye’nin savaşa girmesini beklediğini ifade etmiştir. Bu baskı mihver devletlerin her yenilgisinde biraz daha artmış, artık Türkiye tarafsız kalmak istediğini söylememiş sadece askeri açıdan yetersiz olduğunu ifade etmek zorunda kalmıştır. İngilizlerin bu baskının altında Sovyetlerin, Fransa veya Balkanlar’da açmak istediği ikinci cepheden de kaynaklandığı söylenebilir. Sovyetler bu isteklerini resmi olarak 19-30 Ekim 1943’de Moskova’da düzenlenen Moskova Konferansı sırasında direk olarak İngiltere ve Amerika’ya iletmişti. İngiltere, Sovyetlere bu konuda destek verirken, Amerika ise bu konuda isteksizdi.68 Konferansta söz alan Sovyet yetkilisi eğer Türkiye savaşa girmeyecekse neden halen silah yardımı yapılıyor diye tepki gösteriyor, artık savaşa girmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Konferans dağılırken, İngiliz Dışişleri Bakanı Eden, Kahire’de düzenlenecek olan görüşmeye Menemencioğlu’nu davet etmiştir[9].

5 Kasım 1943’te Kahire’de yapılan ilk konferansta yine İngiltere “Sovyet Kozu”nu ileri sürmüş ancak Türkiye, yeteri kadar yardım yapılmadıkça kesinlikle savaşa katılmayacağını Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu aracılığı ile müttefiklere bildirmiştir.44 Çünkü Türkiye’den kalkacak İngiliz uçakları Almanları çileden çıkarabilirdi fakat Türkiye’nin istilasını önleyemezdi.

Müttefik Devletlerce 28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihleri arasında yapılan Tahran Konferansı’nda yine hava alanı isteği ve 15 Şubat 1944 tarihine kadar Türkiye’nin savaşa sokulması yönünde karar birliğine varılmıştı. Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve A.B.D. Başkanı Franklin D. Roosevelt arasında Kahire’de yapılan görüşmelerde baskıların artması üzerine Türkiye ilk defa prensip olarak savaşa katılmaya razı olmuş ancak bu durum Türk ordusuna gerekli silah ve donanımın temini koşuluna bağlanmıştır. Türkiye ayrıca savaş içinde ve sonrasında Sovyetlerin tavrının belirlenmesini ve bu konuda müttefiklerin kendisine güvence vermesini istemiştir.

Tahran konferansı bittikten sonra Churchill ve Roosevelt İnönü’yü Kahire’ye davet ettiler. İkinci Kahire Konferansı adı verilen görüşme 4-7 Aralık 1943 tarihinde Kahire’de gerçekleşti. Üçlü görüşmede müttefikler artık açık bir şekilde galip taraf olduğunu, eğer Türkiye halen tarafsız olmayı sürdürürse, savaş sonrasında tamamıyla tecrit edileceğine işaret ettiler. İnönü, bu baskı altında prensip olarak savaşa katılmayı kabul etti; ancak Türkiye’nin savunma gücü için gerekli olan silah ve teçhizat verilmedikçe savaşa girmeyeceklerini belirtti. İngiltere; Churchill, Türkiye Müttefikler’e katılırsa, o güne dek Almanya’ya sadık kalan Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’ın elimize düşebileceği kanısındaydı. Konferans, bu beklentiler içinde biterken, İngilizler açısından Türk dış siyasetinin iflası ve güvensizlik psikolojisinin başlamasına, Türkiye açısından ise Amerika’nın kendi tarafında olması nedeniyle artık dış siyasette tek seçenek kavramının sona ermesi hasebiyle güvenli bir liman bulmanın önemini dikkat çekmiştir[10].

1943 yılının sonuna gelindiğinde Türk dış politikasını yönetenler çok kritik bir aşamanın atlatılması gerektiğinin bilincine varmışlardı. Almanya yeniliyordu ama henüz Türk topraklarına ağır bir darbe indirebilecek güce sahipti. İngiltere ile Amerika arasında ise savaşın yönetimi konusunda ayrılıklar belirmişti.

İkinci Dünya Savaşı’nın başından beri Türk – İngiliz ilişkilerinde su yüzüne çıkmayan çelişkiler vardı. Ama bunlar ancak 1944’ün ilk günlerinde bütün hatlarıyla ortaya çıktılar. Bu günlerde iki müttefik arasındaki ilişki önce gerginlik ve daha sonra açık küskünlük halini aldı. Türk dış politikasını yöneten kilit adam, İnönü ve Menemencioğlu, İngiltere’nin bu son baskılarını atlatırlarsa düzlüğe çıkmış olacaklarını düşünüyorlardı. Bu bağlamda İngiltere’yi gücendirmek pahasına diretilmeliydi. Bir tür kumar söz konusuydu, bu kumarda risk İngiltere’nin Türkiye’yi dünyada yalnız bırakmasıydı. Ancak Türk devlet adamları Türkiye’nin İngiltere için geleneksel önemine güveniyorlar ve savaş sonrası bu ülke ile Sovyetler’in kaçınılmaz bir rekabete sürükleneceklerine inanıyorlardı[11].

İngiltere’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı soğukluk politikası Türkiye’yi telaşlandırmaya yönelikti. Ancak Türk devlet adamları bunu baskının görece azalması şeklinde yorumladılar.

1944 yılına girilirken Türkiye ile Almanya arasında daha dengeli bir politika açığa çıkmıştı. Türkiye’nin bu izlenimi uyandırmasında iç siyasal gelişmeler etkili olmuştur. Bunlardan Alman yanlısı olan Mareşal Fevzi Çakmak’ın yaş haddi ile emekliye sevk edilmesi, yine Turancı faaliyet gösteren aydınların tutuklanması, Almanya’ya kromun yasaklanması ve Alman taraftarı gözüken Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu’nun istifaya zorlanması yukarıdaki gelişmeleri ortaya çıkarmıştır.

Savaşın son döneminde durumun müttefikler lehine değişmeye başlamasıyla birlikte Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmek için yaptığı iyi niyet gösterileri tepkisiz kalmıştı. 6 Eylül 1944’te Bulgaristan’ı işgal eden Sovyetlerin bu davranışı da Türkiye’yi endişeye sevk etmiştir.

4-11 Şubat 1945 günlerinde toplanan Yalta Konferansı’na gelinceye dek Türk-Sovyet ilişkilerinde önemli bir gelişme yaşanmamıştı. Ama savaş sonrası kurulacak dünya düzeninin ilkelerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilen bu zirvede, tartışılan konular ve ortaya çıkan sonuçlar, Türkiye’yi yakından ilgilendirmekteydi. Stalin, zirvenin 10 Şubat 1945 günü yapılan yedinci oturumunda Boğazların ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin yeniden gözden geçirilmesini istiyordu[12].

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın başında İngiltere ve Fransa ile ittifak yaparak tercihinin Batı dünyası olduğunu göstermişti. Fakat Türkiye’nin savaş sırasında izlediği dış politika savaşın sonlarında Türkiye’yi büyük bir yalnızlık içerisine iterek Sovyet tehdidi ve istekleri ile karşı karşıya bırakmıştı. Türkiye bu tehdit karşısında Batı dünyasına yaklaşmaya ve destek bulmaya çalışmıştı.

Sovyet hükümeti 19 Mart 1945 tarihinde, 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın feshedileceğini açıklamış daha sonra ise iki ülke arasında yeni bir antlaşma yapılabilmesi için; Boğazların Türkiye ile birlikte savunulması, bunu sağlamak için Sovyetlere Boğazlarda deniz ve kara üsleri verilmesi, Montreaux Sözleşmesi’nin değiştirilmesi, Türk- Sovyet sınırında değişiklik gibi Türkiye için kabul edilmesi mümkün olmayan istekler ileri sürmüştür. Bunların kabul edilmemesi ise Sovyetleri Türkiye üzerinde siyasi baskıya yöneltmiştir[13].

Türkiye savaşın son anında Mihver Devletlerine savaş ilan etmesi ile asli üyeleri arasına girmeyi bir hak olarak kazandığı Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulması amacıyla 25 Nisan 1945’te toplanan San Francisco Konferansı’nda, yalnızlığını belirli bir biçimde hissetmiştir.

Türkiye’nin yüz yüze kaldığı gerçek; savaşa girilmemesi üzerine kurulu dış politikanın sonuna gelindiği ve bu sonda ise İngiltere ve ABD’nin Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik isteklerine karşı takındıkları tavırda yalnız kaldığı idi. Sovyetler verdikleri notalarla Türkiye üzerinde ki baskılarını artırırken Türkiye ise içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak, İngiltere ve ABD’nin desteğini kazanmak için gayret göstermeye başlamıştır.

Her şeye rağmen genç Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı en çetin dış politika sınavlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı’nda tek parti döneminin siyasi mantığı içinde dış politikaya yön veren küçük bir elit kadro, Mihver ve Müttefik güçlerinin karşılıklı etki ve baskılarına karşı akılcı ve incelikli bir politika yürüterek hedefleri doğrultusunda Türkiye’yi savaşın dışında tutmayı başarmıştır. Ama yürütülen politika savaş sonunda gelişen yeni uluslararası politikada ülkenin yalnız kalmasına da engel olamamıştır. Savaş sonrasında Türkiye’nin Batı ittifakı içinde uzun süre yalnız kalmasında, bu ittifak içinde kendisine bir yer bulamamasında, savaş yıllarında izlenen dış politikanın birinci derecede rolü olmuştur.

 

            Sonuç

 

 Türkiye, Dünya tarihinin gördüğü İkinci Büyük Genel Savaş’tan yara almadan çıkmayı başarmıştır. Türkiye, 1939-1945 yılları arasında üç süper güç olan İngiltere, Almanya ve Sovyet Rusya’nın baskısına maruz kalmıştır. Türk devlet adamlarının savaş boyunca dış politikadaki temel stratejileri ülkenin olası bir savaştan uzak kalmasını sağlamak olmuştur. Bunu sağlamak için ise İkinci Dünya Savası sırasında güçler arası dengeleri çok iyi kullanmışlar; bu amaca ulaşmak için de Türkiye’nin bir saldırıya maruz kalması durumunda, saldırı hangi taraftan gelirse gelsin karsı koyacağını bütün taraflara ikna edici biçimde yanıtlar vermiştir[14].

Savaşın gidişatının çok sık ve keskin biçimde değişikliklere uğraması ise Türkiye’yi zora sokmuş, bu da farklı talep ve sorunlara çözüm bulunmasını gerektirmiştir. Türk Devlet adamları, devletin savaşı sürdürebilecek askeri ve ekonomik hazırlığının olmadığını bildikleri için baskılar karşısında İngiltere’ye karşı Sovyet tehdidini, Almanya’ya karşı İngiltere ile yaptığı ittifak anlaşmasını, Sovyetlere karşı da İngiltere ve Amerika’yı öne sürerek istedikleri meseleleri meşruiyet çerçevesinde ele alıp reddediyorlardı. Türkiye savaşın gidişatına göre de politikasını değiştirmiştir. Fakat bu politika değişiklikleri savaş sonrasında Türkiye’nin Batı ittifakı içinde uzun süre yalnız kalmasına neden olmuştur.

Savaş sonrasında ise savaş yıllarında gidişata göre tavır değiştirmesinin bedeli olarak Sovyet yayılmacılığına karşı yalnız kalmışsa da Sovyet tehdidinden endişe duymaya başlayan ABD ve Avrupa devletleri ile işbirliğine girmekte gecikmemiştir.

[1] Selim Deringil,Denge Oyunu İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2015 , s. 1.

[2] Dr. Mücahit Özçelik, İkinci Dünya Savaşı’nda Türk Dış Politikası, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 29, Yıl: 2010/2, s. 254

[3] Deringil, a.g.e, s. 21-22.

[4] Ahmet İlyas, Orhan Turan, İnönü Dönemi Türk Dış Politikası, Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri Ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü ATATÜRK DERGİSİ, 2012 /1, s.320.

[5] İlyas, Turan, a.g.m, s. 324.

[6] İlyas, Turan, a.g.m , s. 325.

[7] Deringil, a.g.e, s. 157.

[8] Deringil, a.g.e. ,s. 171.

[9] İlyas, Turan, a.g.m. , s. 329,330.

[10] Deringil, a.g.e., s.221.

[11] Özçelik, a.g.m. , s.263 .

[12] Özçelik, a.g.m. , s.265 .

[13] Özçelik, a.g.m. , s.266 .

[14] Özçelik, a.g.m. s.267.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Seydi Tütüncü

Alternatif Târih ekibine, 2018 Mayıs'ında katılan Seydi Tütüncü, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü'nde, tezli yüksek lisans öğrenimine devâm etmekte; Yakınçağ ve Cumhuriyet Târihi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı