«

Büyük Hun Devleti Devleti’nin ardından, Asya coğrafyasında kurulan ve Türklerin tekrar büyük ve sistemli bir siyâsî teşekkül olarak târih sahnesinde yer almasını sağlayan Göktürk Kağanlığı’nın ardılı olan ve yaklaşık 50 yıllık bir fetret devrinin ardından, ‘‘Kutluk Devleti’’ ismiyle de zikredilen II. Göktürk Kağanlığı’nın son büyük hâkânı olan Bilge Kağan; 683 yılında, dönemin kağanlık merkezi sayılan Çugay-Kuz Dağı civârında doğdu. 691 yılında, henüz 8 yaşındayken, babası İlteriş Kağan’ın ölümü ile amcası Kapgan Kağan’ın himâyesinde büyüdü.

Yine amcası tarafından, 697 yılında, Tarduşlar üzerine ‘‘şâd’’ olarak atanan Bilge Kağan; atamanı (Selçuklu Devleti’ndeki ‘‘atabey’’ ve Osmanlı Devleti’ndeki ‘‘lala’’ isimli görevlilerinin benzeri bir konumdaki vazîfelilerdir) Köli Çor’un denetiminde yetişti. 698 yılında, amcası Kapgan Kağan’ın isteği üzerine; Türgişler ile yapılan Bolçu Savaşı’na katıldı. 699 yılında, amcası Kapgan Kağan tarafından, Sağ Kanat Şâdı tâyîn edildi ve emrine, 20.000 kişilik bir ordu verildi.

Bilge Kağan, 700 yılında, Tangutlar üzerine askerî bir sefer düzenledi. Savaş sonunda, yenilgiye uğrattığı Tangutların çocuklarını, kadınlarını, at sürülerini ve bütün mal varlıklarını ele geçirdi. 701 yılında, Güney Ordos bölgesinde, Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Ong Tutuk komutasındaki; 50.000 kişilik Tang ordusu arasında meydana gelen Iduk Baş Savaşı’na katıldı. Savaş sonunda, Soğd kolonileri, Göktürklerin eline geçti. 703 yılında, Göktürklere vergi vermeyi kesen Basmıllar üzerine sefer düzenledi ve onların Iduk Kut unvanlı idârecisini yenilgiye uğratıp, onları yeniden itaat altına aldı.

17 Ocak 707 târihinde, Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Çaça Sengün komutasındaki Tang ordusu arasında meydana gelen büyük Ming Şa Muharebesi’nde yer aldı. Bilge Kağan, 709 yılında, Tang Hânedânlığı’nın kışkırtma siyâseti sonucunda, Göktürk konfederasyon birliğine karşı ayaklanan Çiklerin, Örpen’de; 710 yılında, Kırgızların Kögmen’de; 711 yılında, Türgişlerin, Bolçu’da itaat altına alınmasında önemli rol oynadı.

711 – 712 yıllarında, Müslümanların, Mâverâü’n- Nehir’i fethi sırasında; Mâverâü’n- Nehir’deki Göktürk müttefiklerinin yardım istemesi üzerine, Araplara karşı düzenlenen sefere katıldı. Ancak bu sefer, istenilen sonuca ulaşamamıştır. Bilge Kağan, 714 yılında, hiçbir sorunları yokken ayaklanan Karlukları; Tamag Iduk Baş’ta yaptığı savaşta yenilgiye uğrattı. Karluklar, bu yenilgiden sonra, Tang Hânedânlığı’na sığındılar.

715 – 716 yılları, Göktürklerin kendilerine bağlı boylar birliğine karşı yaptıkları mücâdelelerin, en şiddetli geçtiği yıl oldu. Bu kez ayaklananlar, kağanlığın bel kemiğini oluşturan; Dokuz Oğuzlardı. Ayrıca yalnız da değillerdi, yanlarında; Karluklar ve Basmıllar da vardı. Bilge Kağan, kardeşi Kül Tegin ile birlikte, bir yılda, tam dört kez onlarla savaşmak zorunda kaldı. İlk savaş, Togu Balık’ta gerçekleşti. Birbirlerine üstünlük kuramayan taraflar, Andırgu’da kozlarını ikinci kez paylaştı. Yine yenişemeyen taraflar, Çuş Irmağı başında, üçüncü kez vuruştular. Yine sonuçsuz kalan bu savaştan sonra, taraflar kesin sonuç için Ezginti Kadız’da karşı karşıya geldiler. Burada gerçekleşen muharebe, Türklerin kendi aralarında yaptıkları en kanlı muharebelerden biri oldu. Kıran kırana geçen savaşta, Göktürkler, karşı tarafta yer alan Oğuz birliklerini silip, süpürdü.

Amcası Kapgan Kağan’ın Bayırku Seferi dönüşünde öldürüldüğü; 22 Temmuz 716 târihinden sonra, Türk Toyu, amcasının oğlu İnel’i kağan olarak seçti. Geçen birkaç ay sonucunda, İnel Kağan’ın genç ve deneyimsiz olması nedeniyle kağanlığı toparlayamaması; kutun, İnel’den alındığı şeklinde yorumlanmasına neden oldu. Çok geçmeden, Tonyukuk’un karşı çıkmasına rağmen Alp Eletmiş tarafından desteklenen ve Kül Tegin tarafından plânlanıp, uygulanan; oldukça kanlı bir darbe ile İnel Kağan, akrabâları, destekçileri ve yakınları ile birlikte, 717 yılının Şubat ayında, îdâm edildi.

Darbenin ardından, Bilge; ‘‘Tanrı Gibi Gökte Olmuş Türk Bilge Kağan’’ unvânı ile kardeşi Kül Tegin tarafından, kağan olarak îlân edildi. Bilge, kağan olduğu zaman, ortada herhangi bir devlet otoritesi kalmamıştı. Bilge Kağan, kendi yazıtında, bu durumdan şöyle söz etmektedir: ‘‘Ben kağan olduğumda, her yere gitmiş olan millet; yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi.’’

Önce, töreleri yeniden uygulamaya koyan Bilge Kağan; ilk seferini, 717 yılında, Uygurlar üzerine düzenledi. Kargan Savaşı’nda, Uygurları bozguna uğratan Bilge Kağan, onların birçok at ve diğer hayvan sürüsünü ele geçirdi. 718 yılında, Bilge’nin kağanlığını tanımayan Karluklara karşı, Bilge Kağan; Tudun Yamtar komutasında bir ordu göndererek, onları itaat altına aldı.

Daha sonra, Çin’e karşı bir sefer yapmayı düşündüyse de Tonyukuk tarafından iknâ edilerek, bu düşüncesinden vazgeçti. Ardından, bir barış yapmak için Tang Hânedânlığı’na elçiler gönderdiyse de Tang İmparatoru Hsuan Tsung, bunu kabûl etmedi ve savaş hazırlıklarına başladı. 720 yılının kış aylarında, Tang Hânedânlığı, Göktürklere karşı büyük bir ittifâk oluşturdu. Bu ittifâka; Basmıllar, Tatabılar ve Kitanlar katıldı. Ancak Tonyukuk’un yerinde ve zamânında yönlendirmeleriyle, ilk önce, zayıf olan Basmıllar bozguna uğratıldı. Tang ordusu, soğuk iklim koşullarından ötürü, yay ve oklarını kullanamamaları ve derilerinin soğuktan çatlaması gibi nedenlerle de başarısız olup, geri çekilmek zorunda kaldı. Kendi yazıtından anlaşıldığına göre; Bilge Kağan, savaşın birinci günü, 17.000 kişilik bir kuvveti; ikinci günü ise düşman piyâde ordularının tamâmını yok etmiştir. Bilge Kağan, 721 yılının kış aylarında, Kitanlara; 722 yılının ilkbaharında da Tatabılara karşı seferler düzenleyerek, ittifâkın diğer üyelerini cezâlandırdı.

Bilge Kağan, Tang Hânedânlığı ile barış tesîs ettikten sonra, ülkenin; ekonomik, sosyâl ve kültürel açılardan kalkınması için gayret gösterdi. Onun döneminde, Ongun Yazıtı (719 – 720), Altun Tamgan Tarkan Yazıtı (724), Tonyukuk Yazıtı (725), Kül Tigin Yazıtı (732) vb. birçok yazıt dikilerek, ilk yazılı kaynaklar oluşturulmuş ve Türk Edebiyatı’nın da ilk örnekleri verilmiş oldu.

Yine kültürel alanda, Budizm’e meyledip, bir tapınak inşâ ettirmişse de devlet adamı Tonyukuk’un uyarıları üzerine, bu isteğinden vazgeçti. Ardından, milletini yerleşik hayâta geçirmeye heveslendi. Bunun için de kaleler inşa edecekti ki; yine devlet adamı Tonyukuk ile ters düştü. Dâmâdı ile arası açılan Tonyukuk, devleti zayıflatacak bir çatışmaya girmek yerine, uzaklara gitmeyi kararlaştırdı. Âilesi ve boyunu toplayıp, Orhun Vâdîsi’nin yaklaşık 400 km uzağındaki; Tula Nehri kıyılarına çekildi. Kendisi, vefât ettiği 726 yılına kadar, ömrünü burada geçirmiştir.

734 yılında, bakanı Buyruk Çor tarafından zehirlendi. Neden zehirlendiği konusunda kaynaklarda hiçbir bilgi yer almamaktadır. Ancak, bilinen tek kesin veri; 727 yılında, Buyruk Çor’un, Tang Hânedânlığı’na Göktürk elçisi sıfatıyla gönderilmiş olduğudur. Burada, Buyruk Çor’un, Bilge’yi zehirlemesi konusunda, Çinliler tarafından iknâ edilmiş olması, büyük olasılık dâhilindedir. Daha sonra, zehirlendiğini anlayan Bilge Kağan; Buyruk Çor’u ve bütün âilesini îdâm ettirdi. Ancak kendisi de 25 Kasım 734 târihinde vefât etti.

Kendisi için çok büyük bir cenâze töreni düzenlendi. Cenâze törenine, komşu ülkelerden yoğun katılım oldu. 22 Haziran 735 târihinde defnedilen Bilge Kağan’a, Türk milletinin duyduğu minnet, kendi yazıtında şöyle anlatılmaktadır: ‘‘Bunca millet, saçını, kulağını kesti; iyi binek atını, kara samurunu, mâvi sincabını, sayısız getirip, hep bıraktı…’’ Bilge Kağan’ın mezarının başına, oğlu Tengri Kağan tarafından, Bilge Kağan Yazıtı dikilmiş olup; bu yazıtı, kağanın edebî yönüyle öne çıkan diğer oğlu; Yollıg Tegin, 34 günde yazmıştır. Bilge Kağan, Türk Târihi’nin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Ahmet Akyol tarafından ortaya atılan bir diğer iddiâya göre ise Bilge Kağan, bakanı Buyruk Çor tarafından değil, hanımı Pofu Hâtun tarafından zehirlenmiştir. Yine Akyol’un iddiâsına göre; 720 yılında, Tang Hânedânlığı’na karşı barışçıl bir politika gütmeye başlayan Bilge Kağan’ın isteği üzerine, sınır bölgelerinde, pazarlar kurulmuştu. Bu pazarlarda, Türkler ve Çinliler arasında; at, ipek vb. hayvan ve eşyâların ticâreti yapılıyordu. İlerleyen zamanlarda, bu ilişkiler gelişirse; Bilge’nin, Tang İmparatoru Hsuan Tsung’un öz kızıyla evlenmesi, pek muhtemeldi. Zâten Bilge’nin, Çinli bir prensesle evlenme konusunda, Tang İmparatoru Hsuan Tsung’a sürekli baskı yaptığı, ancak Tsung’un bunu sürekli geçiştirdiği bilinmektedir. Bilge’nin bunu yapmasının amacı, kişisel zevklerden ziyâde, hâkim olduğu boy ve toplulukların gözündeki saygınlığını arttırmaktı. Bu tür bir evliliğin gerçekleşme ihtimâlini bile kabûllenemeyen; Bilge’nin hanımı Pofu Hâtun, iddiâya göre, bu nedenle kocasını zehirledi. Akyol’un iddiâsını destekleyecek yönde, çok az sayıda veri bulunsa da konu ile ilgili kaynaklardaki bilgilerin yetersizliği, kesin bir yargıda bulunmayı, elverişsiz hâle getirmektedir.

Bilge Kağan’ın ağzından ifâde edilen eleştirilerde; Göktürklerin bağımsızlığını kaybetmesi başta olmak üzere, toplumun yoksullaşmasının ve devletin yıkılmasının ana nedeni; başa geçen kağanların, ‘‘bilgisiz, irâdesiz ve öngörüsüz’’ olmalarıdır. Bu eleştiriler, sâdece kağanlarla sınırlı kalmamış; kağanların beyleri ve yer yer bu kötü devlet adamlarına uyan ya da bilgili kağanlarının sözünü dinlemeden, başına buyruk hareket eden, millet (bodun) de eleştirilmiştir.

Türk târihi içinde, ifâde ettiği büyük değer îtibârıyla, yaşamı hakkında geniş sayılabilecek, fakat yaşadıklarının yanında, son derece sığ bir özet olarak nitelendirilebilecek bir özet sunduğumuz Bilge Kağan’ın, her iki iddiâ ve ihtimâl dâhilinde de söz konusu suikasttan kurtulduğu takdirde; başta Türk târihi yer almak üzere, târih sahnesinde meydana getireceği muhtemel alternatif gelişmelerin neler olabileceği husûsunda, genel bir yorumlamada bulunmaya çalışacağız.

Öncelikle, Bilge Kağan’ın, kağanlığı öncesinden beri süregelen uzun mücâdeleleri neticesinde, tüm düşmanlarını itaat altına aldığını ve tüm rakiplerini sindirdiğini; dolayısıyla da devletin, artık en rahat dönemine kavuşması gerektiğini belirtmeliyiz.

Ancak düşmanlarının en tehlikelisi olan ve asılardır olduğu gibi, Türk milletine olan düşmanlığını, yine asırlarca da devâm ettirecek olan Çin’in, sinsi bir strateji ile gizli girişimlerini sürdüreceğini öngörmek de herkes tarafından tahmin edilebilecek, çok bâriz bir tespit olacaktır.

Bilge Kağan’ın, tam yerleşik bir düzene geçmek isteğine karşı çıkan ve kendi ifâdesiyle; ‘‘yerleşik yaşama geçecek olan bir avuç Türk milletinin, kum gibi Çinliler karşısında, yavaş yavaş onlara karışarak, eriyeceğini ve yok olacağını’’ dile getiren Tonyukuk, Bilge Kağan’ı iknâ etmiş olsa da bu kesin bir sonuç muydu, orası tartışılır. Özellikle Tonyukuk’un ölümünün ardından, bu düşüncesi tekrar yükselişe geçen Bilge Kağan’ın, bu isteğini denemesi olası görünmektedir. Bu yöndeki bir hamlenin ise özellikle kalıcı tarım uygulamaları ve mîmârî yapılar gibi alanlarda kendini göstereceği; söz konusu ilkleri başlatan Türk devleti olarak da târihe Uygurların değil, yine Göktürklerin geçeceğini kaydedebiliriz.

Diğer yandan, Budizm gibi bir felsefeye ve savaşçı Türk milletinin özellikleri ile son derece çelişen ilkelere sâhip bir dîne de ilgi duyan Bilge Kağan, yine Tonyukuk’un; ‘‘Türk milletinin, savaşçı özellikleri ile kendilerinden kat kat fazla Çin kuvvetlerine gâlip gelebildiği ve Budizm ile bu özelliklerini de yitirecekleri’’ îtirâzı ile karşılaşmıştı. İlerleyen süreç içinde, yine bu yönde de bir takım girişimlerde bulunma ihtimâli bulunmaktadır. Ancak gerçek bir savaşçı rûhuna sâhip olan Bilge Kağan’ın, Budizm ile uzun bir birliktelik kurmasının, pek mümkün olmadığının altını çizmeliyiz. Bu noktadan hareketle, ulaşabileceğimiz asıl sonuç ise aslında çok farklı bir dîne ilgi duyma ihtimâlidir; o da İslâm!

Bilindiği üzere, gerçek târihî süreç içerisinde, Türklerin İslâm’la aynı cephede yer alarak, bu anlamda ilk yakınlaşmaları; 751 yılında, Çinliler ile Araplar arasında gerçekleşen Talas Savaşı ile yaşanmıştır. Ezelî düşman Çin’e karşı, daha önce kendileri ile de çok defâ savaşan Arapların yanında yer alan Türk kütleleri içinden; Karluk, Yağma ve Çiğil gibi boylardan, kitleler hâlinde Müslümanlığı benimseyenler olmuştur. Gerek Gök Tengri (Animizmin bir varyasyonudur) Dîni’nin, İslâm ile çok benzer yönleri olduğu gibi klasik görüş ve gerekse Türk örfü ile bire bir uyuşan dînî prensipler uyarınca, bu yakınlaşmanın sağlanması, son derece kolay olmuştur diyebiliriz. Üstüne bir de siyâsî ve askerî ortaklıklar eklenince, Türkler arasındaki İslâmlaşma da hız kazanmıştır.

Suikasta kurban gitmeyen ve ölümü sonrasında, dağılma sürecine giren Göktürk Kağanlığı’nın başında yer alarak, buna fırsat vermeyen; Talas Savaşı zamânında da Arapların doğrudan muhâtabı olacak olan Bilge Kağan’ın, farklı kültürlere ve dinlere de son derece ılımlı yaklaşan bir karaktere sâhip olduğunu, artık kesin olarak dile getirebiliriz. Budizm’in Türklerin nitelikleri ile çeliştiği tespitinin ardından, bu kez Türk milletinin savaşçı yapısı ile de oldukça uyumlu olduğu görülen ve Türklerin ‘‘cihânşümûl’’ felsefesi ile İslâm’ın ‘‘gâzâ’’ ideolojisinin bire bir uyduğunu, gelişen siyâsî oluşum havasıyla da Bilge Kağan’ın İslâm’ı kabulünün, kuvvetle muhtemel göründüğünü söyleyebiliriz.

Bilge Kağan’ın şahsı nezdinde uygun bulunan bu girişimin, tıpkı Talas Savaşı sırasındaki diğer boylarda olduğu gibi, doğrudan Göktürk Devleti çatısı altındaki tüm Türk milleti tarafından da Müslümanlığa geçişle son bulacağını ön görmek mümkündür. Bu gelişim ise İslâm’ın birkaç boydan ziyâde, koca Göktürk Devleti ile kabûlü ve târihe de bu yönde yazılması anlamına gelecektir. Hem ilk Müslüman Türk Devleti vb. unvânların hem de bunu izleyen diğer tüm gelişmelerin, mevcut târihî süreci tamâmen değiştireceği; ayrıca İslâm’ın da Türkler arasında, daha erken ve daha hızlı bir biçimde yayılacağı gibi sonuçlar, yüksek ihtimâl dâhilindedir.

Öbür yandan, dağılmayacak olan bir Göktürk Devleti, Türkistan coğrafyasında baş göstermiş olan başıboşluğun ve bir süre boyunca ezilen Türk kitlelerinin de önüne geçecektir diyebiliriz. Özellikle Moğol – Tunguz kabîlelerinin sürekli baskı altında tutulması; devletin ömrünün birkaç asra ulaşma ihtimâli göz önünde bulundurulduğu takdîrde, gelecekte büyük Moğol İmparatorluğu’nun kurulmasının engellenmesi; ardılı olan devletlerin hiç vâr olamaması, Moğollar önünden kaçan Türk kütlelerinin, Anadolu’ya girmemesi ya da batıya fazla ilerlememesi; Türkmenlerin uzun İlhanlı zulmünü yaşamayacak olmaları vs. sayısız olasılık silsilesini de akla getirmektedir. Ancak, ilmî metotların dışına çıkmama prensibimiz doğrultusunda, söz konusu silsilenin varlığını zikretmekle yetinecek, bu yönde bir işârette bulunacak; fakat her biri hakkında, farklı gelişmeleri uzun uzadıya tahayyül etmekten uzak duracağız.

Muhtemel alternatif gelişmelerin, yalnızca en mümkün görünen ve önem arz edenleri hakkında, genel bir değerlendirmede bulunmaya çalıştık. Bilge Kağan, hiç şüphesiz ki; Türk târihi açısından, son derece büyük önem arz eden Türk lîderlerinden biridir ve Göktürk Kağanlığı da aynı önemi hâiz Türk devletlerinden biridir. Türk adını, dikili taşlara ebedîyen kazıyan Göktürklerin, an başarılı kağanı; Bilge Kağan’ın şu sözlerine kulak verelim:

‘‘Ey Türk Oğuz beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?’’

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *