«

1233 yılında, Karadeniz’in kuzeyinde doğan bir Kıpçak Türk’ü olan Baybars ya da tam ismiyle ‘‘El- Melîk ez- Zâhîr Rûkneddîn Baybars el- Bundukdârî’’; Mısır ve Suriye’nin tamâmına hâkim olmuş ve kudretli bir hüküm sürmüş, dördüncü Kıpçak kökenli Memlûk sultanıdır. Aynı zamanda, Altın Orda Hanlığı’nın hâkânı ve Cengiz Hân’ın da torunu olan Berke Hân’ın dâmâdıdır.

Rivâyete göre; Moğollar tarafından Kıpçak steplerinde (Deşt-i Kıpçak) yakalanmış ve esir olarak Bizans tüccârlarına satılmıştır. Köle olarak Kâhire’ye getirilmiş ve Eyyûbîler’in hassa ordusuna alınmıştır. Zekâ ve yeteneği ile kısa zamanda kendini gösteren Baybars, Memlûk ordularının komutanlığına kadar yükselmiştir.

Baybars’ın devleti olan Memlûkler, İslâm Târihi’ne, Moğolları yenilgiye uğratan ve durdurabilentek devlet olarak geçmiştir. Moğollar,Memlûklerle karşılaşmadan önce, Harzemşâhlar ve Anadolu Selçuklu Devleti gibi büyük Türk- İslâm devletlerini etkisiz hâle getirmiştir. Bu da Moğolların ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

Baybars, Moğolların bu gücüne rağmen,Moğollara 1260 yılında, Ayn Calut’ta ilk yenilgilerinitattırmış ve ilerlemelerini de önemli ölçüde durdurmuştur. Moğollar ile yapılan bu çatışmada, Baybars, öncü birlikleri bizzât kumanda ediyordu. Hedeflerinde; İslâm’ın kutsal toprakları Mekke ve Medine, özellikle de Kâbe olan Moğollar, Baybars komutasındaki Memlûk orduları sâyesinde ve ilk kez bir hedeflerine ulaşmayı başaramamışlardır.

Ayn Calut Muhârebesi’nden sonra, Sultan Kutuz, kendisine vâdettiği Halep vâlîliğini vermedi. Bunun üzerine, Baybars bir av sırasında, Kutuz’u öldürttü. Kutuz ölürken, Baybars’ı sultan ilân etmek zorunda kaldı. Baybars, hükümdârlığının birinci yılında (1261 yılında), Moğollar tarafından öldürülmüş olan Abbâsî halîfesinin yerine, aynı âileden gelen başka birini getirerek, Mısır Abbâsî Hilâfeti’ni kurdu.

1260 yılında hükümdâr olan ve 1277 yılındaki ölümüne dek hüküm süren Sultan Baybars zamânında, Mısır Türk Devleti en kudretli devrine ulaştı. ‘‘Devletî’t- Türkî’’ yâni ‘‘Türk Devleti’’ adını, ülke adına ekledi ve bu adı ilk kullanan ülkenin de hükümdârı oldu.

Çok cesur bir asker olan Baybars, kudretli bir hükümdâr ve iyi bir idâreci olduğunu gösterdi. Hayâtı boyunca, bir taraftan Haçlıların elinde bulun Suriye ve Filistin’de, diğer taraftan ise Moğolların idâresine girmiş olan Müslüman ülkeler için Moğol idâresine karşı mücâdele verdi.

1263 yılında, Baybars, Haçlıların kurmuş olduğu Frank Kudüs Krallığı’ndan ufak kalıntı olarak ellerinde kalan arâzîlerin merkezi olan Akka Kalesi’ni kuşattı; fakat bu kaleyi ele geçirmeyi başaramadı. Buna rağmen, Arsuf, Hayfa, Safed, Yafa, Aşkelon ve Kayserya’da Haçlılarla çatışmalara girdi. Buralarda bulunan kaleleri eline geçirdivetümünü yıktırıp, liman varsa doldurtup, buraların sonradan tekrar bir savunma mevkî olarak kullanılamamasını sağladı. Bu şehirlerin çoğu, Baybars’ın fethinden sonra önemlerini kaybettiler.

1266 yılında, Baybars, Moğol İlhanlılara tâbî olmayı kabûl eden ve Kilikya’da bulunan Küçük Ermenistan Kralı I. Hatum’a karşı sefer açarak, bu ülkeyi ve Küçük Ermenistan’ın başkenti Kozan (Sis) şehrini zapt etti. Böylece, Haçlıların elinde bulunan Antakya ve Trablus – Şam tecrît edilmiş oldu.

1268 yılında, Baybars, ordusuyla Antakya şehrini kuşattı ve 8 Mayıs’ta şehir teslim oldu. Baybars, şehrin kalesini yıktırıp, şehrin savunmasına giren Hristiyan ahâlînin çoğunu esir aldı. Bu sırada, Birinci Haçlı Seferi sonucunda, Antakya Prensliği’ne atanmış olan Prens IV. Boemondo Antakya’da bulunmuyordu. Baybars, ona, şiddetli ve ayrıntılı şekilde, Antakya’da neler yaptığını anlatan bir mektup göndererek; ‘‘Eğer orada bulunup, ne yaptığımı görse idin, annenin seni hiç doğurmamış olmasını arzu ederdin’’diye mektubunu bitirmişti. Boemondo’nun elinde, hâlâ Trablus- Şam Kalesi bulunmaktaydı ve Baybars, bu kaleyi kuşatmaya koyuldu.

Fakat bu sırada, Avrupa’da, Antakya Kalesi’nin düşüp, Antakya Prensliği’nin ortadan kaldırıldığı haberi yayılmıştı. Haçlı rûhu yeniden canlandı ve (Galler ülkesini ve İskoçya’yı sindirmiş olan) İngiltere I. Kralı Edward idâresinde, Dokuzuncu Haçlı Seferi orduları denizden, Mayıs 1271’de, Filistin’de Haçlıların elinde kalan Akka limanına geldiler. Baybars, Trablus – Şam kuşatmasını, bir barış imzâlayarak, bıraktı. Yeni Haçlı orduları, Moğol İlhanlılarla bir müttefîklik aradılar. Fakat bu Haçlı orduları, yine de Baybars’a karşı hiçbir başarı kazanamadı. Bâzı kaynaklara göre; Baybars, İngiliz Kralı I. Edward’ı zehirletmeye çalıştı ama bunda başarısız oldu. Nihâyet 1272 yılında, I. Edward Filistin’den ayrıldı.

1277 yılında, Baybars, İlhanlı Moğollara tâbî olan Anadolu Selçuklu Devleti’ne hücûm etti. Ordusunun başında, Elbistan’da bir Moğol ordusunu da yenilgiye uğrattı. Anadolu’da, Moğollara karşı direnişe geçen Türkmen beyliklerini destekledi ve sonra Kayseri’ye kadar ilerledi. Anadolu’daki Türk beyleri,bin bir çaba sarf ederek, Anadolu’ya gelmesi için bizzât teşebbüslerde bulundukları Baybars’ı yeterince desteklemeyince; Baybars, Anadolu’daki arâzî kazançlarını geride bırakarak, kendi merkezinden de daha fazla uzaklaşmamak için Şam’a döndü. Anadolu Beylerinin Baybars’a yardım etmemesinin nedeni, Moğollar’dan çekiniyor olmalarıydı. Moğollar, onlara son derece acımasız davranmışlardı. Âdetâ taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmayacak sözü de Moğolların felsefesini ortaya koymaktaydı.

Türk ve İslâm târihi içerisinde, gerçekten de çok özel bir konumu bulunan Sultan Baybars’ın yaşamı ve hükümdârlığının bu devrine dek geniş bir özet sunduktan sonra; Anadolu ve Türkmenler için son derece kritik bir dönem olarak kabûl edilen 13. yüzyılda, eğer Baybars, Anadolu Seferi’ni tamamlamış olsaydı, târihin seyrinde hangi muhtemel değişikliklere yol açardı, kısaca bunu tasarlamaya çalışacağız.

Dönemin Anadolu beylikleri, Selçukluların İlhanlılar karşısında âcîz kalmaları ve İlhanlıların âdetâ bir kukla idâre eder gibi, kendi destekledikleri sultanlar vâsıtasıyla, Selçuklu idâresini de kontrol ettikleri için artık merkezî devletten ümidi kesmiş bulunuyorlardı. Tek başlarına, İlhanlılar tarafından her seferinde ezilen ve bir araya gelmeye kalktıklarında da birlikleri dağıtılan Türk beylikleri, devrin meşhur devlet adamı Muîneddîn Pervâne sâyesinde, Memlûklere ulaşmışlardır.

Kendi yerine, vezîrlik makâmı için gelmesine zorunluluktan dolayı da olsa yardım ettiği Sâhîb Ata ile karşılıklı giriştikleri siyâsî güç mücâdelesinde, gün geçtikçe zayıf düşmeye başlayan Pervâne; İlhanlılar ile de arası açılmaya başlayınca, Memlûklere yanaşmıştır. Türk beyleri ile gerçekleştirdiği gizli görüşmelerde, Selçukluların hükmünün artık kalmadığı, tek başlarına da İlhanlılara karşı koyamadıkları ve Moğolların hakkından gelebilecek yegâne gücün, ancak Memlûkler olduğu kararlarına varmışlardır. Bu amaçla, uzun görüşmelerin ardından, kendisini iknâ ettikleri Baybars’ın yardımına başvurarak, Baybars’ın Anadolu’ya girmesini sağlamışlardır.

Ancak yukarıda zikrettiğimiz üzere, gerek Pervâne’nin adı ile örtüşen ve çabuk yön değiştiren karakteri ve gerekse iş ciddîye binince, İlhanlı tahakkümünden daha da korkan beylerin, söz verdikleri destekleri sağlamayarak, sözlerinden dönmeleri, gerçek târihî süreç içinde, Baybars’ın hayâl kırıklığı ile Anadolu’dan ayrılmasına yol açmıştır. Oysa gizli bir birliktelik kurmaya muvaffâk olmuş ve ilgili dönemde, Moğolların korkulu rüyâsı hâline gelen bir sultânın da desteğini almayı başarmış Türk beylikleri, bu işten büyük bir kârla çıkabilirlerdi.

Her ne kadar Memlûklerden yüz çevirse bile, yine de İlhanlılar tarafından öldürülecek olan Pervâne, bu işin kilit noktasını oluşturmaktadır. Söz konusu birliği toplayan ve Baybars ile de aracı olan Pervâne’nin ihânete meyletmemiş olması; bize, istediğimiz alternatif gerçeklik hakkında yorum yapabilmek adına, uygun bir ilk adım atma şansı vermiş olacaktır.

Elbistan Savaşı ile İlhanlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğratan Baybars’ın, Selçuklu merkezlerinden Kayseri’ye girişiyle, Anadolu Türk beylerinin kendisine açıkça destek vermeleri; zâten zikrettiğimiz savaş sırasında, İlhanlı orduları içinde yer alan, ancak Memlûklere karşı savaşmayı reddeden Selçuklu askerî birliklerinin de ivedîlikle Memlûk ordularına katılmasını sağlayacaktır diyebiliriz. Gerek ilgili Selçuklu birlikleri ve gerekse hatırı sayılır sayıdaki beyliklerin kuvvetleri, Baybars’ın gücüne güç katması anlamına gelecektir.

İlhanlılar, merkezleri Tebriz’den takviye edecekleri ve Elbistan’ın da öcünü almak için iyice teçhîz edecekleri orduları ile Kayseri üzerine yürüyeceklerdir. Bu karşılaşmanın sonunu, her ne kadar kesin olarak tahmin etmek mümkün olmasa da daha önce hiç kimsenin yenemediği Moğol ordularının sırrını çok iyi çözen ve her seferinde, kendilerine karşı gâlip gelmeyi başaran Baybars’ın, idâresini ele aldığı Memlûk ve Anadolu Türk orduları ile İlhanlıları ağır bir yenilgiye uğratmasının, târihî düşünce sistemi kriterleri doğrultusunda, son derece olası olduğunu söyleyebiliriz.

Bu zafer, elbette ki Anadolu’nun Moğol tahakkümünden tamâmen kurtulması için tek başına yeterli olacaktır diyemeyiz. Ancak bundan sonrasında, cesâretleri iyice pekişen ve güçlü bir birliktelik kurduklarının anlayan Türk beylerinin daha da artan destekleri ile Baybars’ın stratejileri birleşince; İlhanlıların Anadolu’yu kısa bir zaman içinde, belki ancak bir – iki denemenin de ardından, terk edeceklerini düşünebiliriz.

Konya’daki başarısız ve göstermelik Selçuklu yönetiminin, Baybars’ın ellerine geçeceği, şüphe götürmez bir gerçek olarak görünmektedir. Tabî ki devrin örfî değer yargıları doğrultusunda, Anadolu yönetiminin açıkça Baybars’a verilmesinden ziyâde, Baybars’ın velîliğini tanıyan ve kendisinin onayını alan bir Selçuklu verâsetinden söz etmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Baybars’ın, söz konusu olası başarılarının ardından, Moğol kütlelerini tâkibi, günümüz Azerbaycan coğrafyasına girişi ve Tebriz’i kuşatması gibi akla gelebilecek hamle serileri ise gerçeklikten uzaklaşmak olacaktır. Çünkü gerçek târihî süreç içinde de Anadolu’da, gereken desteği görmeyen Baybars’ın, merkezinden çok uzaklaşmamak adına, ülkesine geri dönmek gibi bir strateji izlemiş olduğunu biliyoruz. Yâni Baybars, gözü kara bir lîder olmasının yanı sıra, kuru cesaretten ziyâde, akıl ve mantığını ağır bastıran ve söz konusu başarılara da muhtemelen bu şekilde ulaşmayı bilen bir hükümdârdır. Dolayısıyla, Anadolu’da merkez edinmesi muhtemel şehirlerden ayrılmayacağı gerçeği, akla daha yatkın gelmektedir.

Merkezden söz etmişken, mevcut başkenti değiştirmeyeceğini, Konya ve Kayseri gibi kadîm Selçuklu şehirlerinin öneminin asla azalmayacağını da ekleyebiliriz. Ancak gerçek târihî sürece dâir batıya doğru genişlemenin, hangi sebeplerle olacağını da düşünmeye çalışabiliriz. Baybars’ın Bizans ile mevcût olan dostâne ilişkilerini biliyoruz. Tabî ki bunun altında, Bizans’ın kendi coğrafyasına nispeten uzak ama yine de Türk ve Müslüman kitle ile de ilişkileri bulunan ve güçlü bir devletle iyi anlaşmaya çalışması yatmaktadır. Baybars’ın Anadolu’ya girişi, Bizans’ın kendisini bir tehlike olarak görmesi sonucu ile birleşerek, Memlûklerle olan ilişkilerini sorgulamalarına neden olur mu diye soracak olursak; bunun cevâbı muhakkak evet olacaktır.

Ancak Bizans, Baybars’ı kızdırmayı göze alır mı; yoksa Moğollarla sürdürdüğü tipte bir politika mı izler; bu ilişkinin sonunu da ancak bu karar belirler. Kesin olarak söyleyebileceğimiz ise her iki ihtimâlde de Baybars’ın yarı dostâne bir strateji izleyeceği, ancak Türk menfaatlerini asla göz ardı etmeyeceğidir.

Aslında, Haçlılar yalnızca Müslümanlara değil, güzergâhları üzerinde yer alan irili ufaklı birçok Hristiyan krallıklarına da çeşitli zararlar vermiştir ve Baybars, bu krallıklarında yardımına koşmuş; birçok kez Haçlı kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştır. Yâni adâlet duygusunun yanı sıra, Müslüman olmayanlarla da iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Bu açıdan bakarsak, artık yok edilen İlhanlı tahakkümü önünden kaçan Türk akıncılarının, Bizans sınırlarını aşma gayretleri, Baybars’ın söz konusu politikası ile de birleşirse; belki de en az koca bir asır gecikecektir diyebiliriz.

Hattâ Anadolu’nun mevcut siyâsî atmosferi sâyesinde, biraz da konum avantajı ve meşrû gâzâideolojisinin yanı sıra, mecburiyetten de Bizans’a saldıran ve büyüyüp, gelişmeyi başaran Osmanoğulları’nın; bu fırsatı bulamama, diğer beyliklere karışarak, erime ve asla ön plâna çıkma imkânı olmaması ihtimâlinin de kuvvetle muhtemel olduğunun altına çizmeliyiz.

Sultan Baybars, Anadolu içinde sağladığı Türk bağımsızlığı ve hâkimiyetinin ardından, her koşulda, büyüyüp, yetiştiği ve memleketi olarak gördüğü Mısır topraklarına geri dönecektir diyebiliriz. Sayısız Türk komutan ve hükümdârı çıkaran, kölelikten sultanlığa yükselen Türklerin diyârı olan Mısır coğrafyası ve Memlûk Devleti, birkaç asır daha Müslümanlara hem hâmîlik hem de halîfelik etmeye devâm etmiştir.

Mevcut târihî veriler ışığında, gerçekçiliği koruyarak, Baybars’ın nihâyete erme fırsatı bulan Anadolu Seferi’nin, târihte yol açabileceği muhtemel kırılmalar, zikrettiğimiz noktalardan oluşmaktadır. Moğolların zulmünden bir süre daha kurtulma şansı bulamayan Anadolu için belki de hayırlısı gerçekleşmiş; Osmanlı Devleti bu şartlar altında gelişip, öne çıkmış ve değil Anadolu, önce İstanbul’un fethi, sonrasında ise doğu sınırlarının yanı sıra, batıda Avrupa içlerine dek uzanarak, asırlarca ayakta kalmayı başarmıştır.

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *