Devlet-i 'Aliyye

İlk Dönem Osmanlı Kroniklerinde İktisadî Hayata Dair Veriler

Osmanlı tarih yazıcılığı, devletin kuruluş tarihine nazaran oldukça geç bir zamanda başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıktığı, XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarına ait, bilinen veya şimdiye dek tespit edilebilmiş herhangi bir Osmanlı kroniği olmadığı gibi; dönemin çağdaşı olan diğer milletlerin müellifleri tarafından yazılmış kaynaklar da son derece azdır ve Osmanoğulları hakkında verdikleri bilgiler de oldukça kısıtlıdır.

İlk Osmanlı tarihi, XV. yüzyılın başlarında yazılmış olan, Yahşi Fakih Menakıbnâmesi’dir. Ancak bu eser, bugün mevcut değildir. Yahşi Fakih, Orhan Gazi’nin İmamı İshak Fakih’in oğludur. Eserini yazarken, kendi gördüklerinin yanı sıra babasının şahit olduğu ve duyduğu hadiseleri de kullanmış olmalıdır.[1] İlk devirlere ait önemli bilgiler veren Aşıkpaşazâde, 1413 yılında, Geyve’den geçerken hastalanmış ve Yahşi Fakih’in evinde misafir olmuştur. Burada Yahşi Fakih’in yazdığı kitabı görüp, okumuş ve kendi tarihini yazarken de bu bilgileri kullanmıştır. Bu menakıbnâme, muhtemelen Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarına dair bilgi veren, Anonim Tevârih-i Âl-i Osmânlar’a da kaynak olmuştur.[2]

Bugün elimizde mevcut bulunan, en erken Osmanlı tarihi ise XV. yüzyılın başlarında yazılmış olan Ahmedî’nin İskendernâmesi’dir. Ahmedî, manzum olarak yazdığı bu eserinde, Büyük İskender menkıbesinden hareketle; felsefe, ilahiyat, tıp ve tarihten söz eder.[3] Uzun bir mesnevi türünde hazırlanmış İskendernâme’nin, sadece 340 beytinde Osmanlı tarihinden bahsedilir. Ertuğrul Gazi’den, Yıldırım Bâyezid devri ortalarına kadar gelen ve Emir Süleyman’a sunulan eserin; Dâstân-ı Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osmân isimli bölümü, Osmanlı tarihi hakkında, bazı bilgileri ihtiva etmektedir.[4]

Osmanlı tarihine dair ‘teferruatlı’ bilgi veren ilk eserler ise XV. yüzyılın ikinci yarısında, II. Bâyezid döneminde yazılmıştır. Osmanlı tarihinin ilk dönemleri için en önemli bilgileri ihtiva eden eser ise yukarıda da zikrettiğimiz; Aşıkpaşazâde Tarihi’dir. Dönemin diğer müellifleri, Osmanlı tarihini, kâinat tarihinin bir parçası olarak ele alırken; Aşıkpaşazâde eserinin tamamını, Osmanlılara ayırmıştır.[5] Özellikle Osmanoğulları’nın menşei hakkında ayrıntılı, fakat efsanevi bilgiler içermektedir. Bu nedenle, dikkatle incelenmelidir.[6]

Oruç bin Adil tarafından yazılan ve Oruç Beğ Tarihi olarak bilinen eser ise1503 yılına kadar gelen bir Osmanlı tarihidir. Victor L. Menage’ye göre, Oruç, farklı tarihlerde, eserini iki kez kaleme almıştır.[7] Dil bakımından, XVI. yüzyıl Anadolu Türkçesinin sade güzelliğini taşıyan bu eser; ilk bölümlerinde, destan ve efsane unsurları da taşımaktadır.[8] Ancak özellikle Osmanoğulları’nın ilk dönemlerine ilişkin, ayrıntılı bilgiler vermekten ve Anonim Tarihler’de yer almayan, bir takım gerçek hadiselere değinmekten de geri durmaz.[9]

I. Murad devrinde parlayan, dönemin bir diğer Osmanlı tarih yazıcısı da Şükrullah’tır. Elçilik ve vb. diğer siyasi görevlerle, devlet bünyesinde çeşitli işlerin başında bulunan Şükrullah; Behcetü’t- Tevârîh adlı eserini, 3 yılda tamamlamış ve 1459 yılında bitirmiştir.[10] O da Anonim Tarihler’den mümkün olduğunca yararlanmıştır. Örneğin, Ahmedî’nin İskendernâmesi’nin son bölümünü yazarken yararlandığı kaynak; Şükrullah’ın evrensel tarihinde, geliştirilmiş şekliyle, tekrar karşımıza çıkar.[11]

Buraya kadar, yalnızca sorumluluk alanımız içinde kalan dört Osmanlı kroniğine ve yazarlarına dair, çok kısa bir özet ile giriş mahiyetinde bir bilgilendirmede bulunulmuştur. Söz konusu eserlerde, dönemin, iktisadî hayat, üretim potansiyeli, ekonomik hareketlilik, iş kolları, meslek dalları, ticari mallar, vergiler vs. ilgili alanlara dair bulgular tespit edilmeye çalışılmıştır.

Yazıldıkları dönemin yanı sıra, anlattıkları olayların büyük bölümünün, daha erken devirlere ait olması itibarıyla; bu kroniklerin vermiş olduğu bilgiler, genellikle çok sınırlı ve tek amaca konsantre olmuş görünmektedir. Hanedanın kökeninden başlayan ve devletin kuruluş süreci ile devam eden, ortak karakterdeki anlatılar; ‘siyasi’ gözlem ve tarihten ibarettir. Bu nedenle, söz konusu alana ait bilgiler oldukça kıt olmakla beraber, yok da değildir. Çünkübu tarihin bir parçası ve tüm yaşamın da değişmez elemanı olan ‘iktisadî’ hayata dair ipuçları, bu anlatıların içinde gizli bulunmaktadır.

Aşıkpaşaoğlu Tarihi, bu anlamda içlerindeki en verimli kaynak durumundayken, onu Oruç’un tarihi izlemekte; Ahmedî’nin eseri -manzum olarak yazılmış olmasından dolayı olsa gerek- ve Şükrullah’ın eseri -bu da diğerlerine nazaran oldukça kısa bir eser olmasından dolayı olabilir- ise hemen hemen hiçbir kayda değer veri taşımamaktadır diyebiliriz.

Aşıkpaşa’nın eseri, son derece düz bir anlatıma sahiptir ve halk dilinde yazılmıştır. Doğrudan anlatılmak istenen şeye odaklanılmıştır. Belki de bu nedenle, halka dair ne varsa; buna iktisadî hayat da dâhil olmak üzere, aradığımız her şeyden bir nebze bulabiliyoruz. Tipik Yörük ve Türkmen yaşamını, anlatıları içinde, oldukça ayrıntılı bir biçimde canlandıran Aşıkpaşa’dan anladığımız kadarıyla; beyliğin en başındaki seçkinler de dâhil olmak üzere, devrin Türk halkı, yaylak ve kışlak geleneğini, büyük bir bağlılıkla sürdürmektedir (2. Bâb).[12] Yine hem bu yaşamın önemli bir geçim kaynağı olması hem de başlı başına bir üretimi ifade etmesi açısından; küçükbaş hayvancılığın yaygın olduğu ve bu hayvanlardan elde edilen süt ve başta peynir gibi süt ürünlerinin, temel gıda maddesi olmasının yanı sıra, ekonomik bir değer taşıdığı, takas veya pazar malı (ticarî emtia) olarak, büyük bir değer taşıdığı da anlaşılmaktadır. Özellikle tekfurlarla, menfaate dayalı, karşılıklı bir takım anlaşmaların sağlanmasında rol almalarından ya da minnet sembolü olarak, bu gibi mal ve ürünlerin hediye olarak gönderilmesinden de bunu net olarak anlayabiliyoruz (3. Bâb)[13]/ (11. Bâb).[14]

Yine sözü edilen anlaşmaların ardından, hediye olarak gönderilen, küçükbaş hayvancılığa dayalı gıda üretiminin, değerli ürünlerinden diğer birkaçı olarak; tulumlara doldurulmuş yağlı peynirleri, kaymak ve yağ gibi ürünleri de zikredebiliriz (8. Bâb).[15] Gıda ürünleri dışında, özellikle keçi kılından imal edilen halı ve kilimler de çok meşhurdu ve komşu milletlerde bile haklı bir ün bulmaktaydı (3. Bâb)[16] / (11. Bâb).[17]

Büyükbaş hayvancılık da küçükbaş kadar yaygın olmamakla beraber, yürütülen uğraşlardan biriydi. Ancak gerek buAhmedi dönem, gerekse ilerleyen dönemlerde, başta öküz olmak üzere, çeşitli büyükbaş hayvanlar; ağırlıklı olarak nakliye amacıyla, taşıyıcı olarak kullanılmıştır (12. Bâb).[18] Yine hem nakliye amacı ile kullanılan hem Yörük yaşamının önemli bir parçası olan develer de ekonomik yaşamın bir parçasıdır (51. Bâb).[19] Develerin bu yöndeki kullanımıyla ilgili bir diğer şahitliğe de Oruç Beğ’de rastlıyoruz. O, onlarca katar devenin yanı sıra, katırların da iktisadî hayat içindeki kullanımlarına, dikkatleri çekiyor.[20]

Yukarıda halı ve kilim gibi örneklerini zikrettiğimiz, dokumacılık sektörüne dair veriler ise oldukça ilginç. Bugün Anadolu’nun, bu alanlarda meşhur kentlerinin, yüzlerce yıl öncesinde bile aynı özelliği haiz bulunmaları, oldukça şaşırtıcı gibi görünüyor. Örneğin, son derece değerli olan Hil’at gibi önemli bir anlam yüklü giysinin; yalnızca Denizli’de dokunan ak alemli bezlerden yapıldığını, Aşıkpaşa’dan öğreniyoruz (50. Bâb).[21] Denizli, bugün halen ülkemizin, dokumacılık alanındaki, önde gelen kentlerinden birisi olma konumunu sürdürüyor. Buna bir diğer örnek olarak, Bursa’yı da verebiliriz. Aşıkpaşa’dan anladığımız kadarıyla, o dönemde, kumaş ve bilhassa ipekli kumaş deyince, akla ilk gelen şehir; Bursa’dır (89. Bâb).[22] Yine Oruç Beğ’in de Bursalı olduğu, babasının mesleğinin ise Kazzâz, yani ‘ipek işleyen kimse’ olduğunu biliyoruz.[23] Tıpkı Denizli gibi Bursa’nın da söz konusu alandaki şöhretine, o dönemde de sahip olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Dönemin, Denizli bezi ve Bursa ipeklisi gibi değerli sayılan bir diğer kumaşı da keçedir. Bunu kullanıldığı, çeşitli alanlara dair anlatılardan tespit edebiliyoruz (12. Bâb).[24]

Bursa ve Denizli’nin, bugün halen ünlü oldukları ve bunu, zikretmekte olduğumuz döneme borçlu oldukları, dokumacılık sektörünün dışındaki, bir diğer konu ise hamamlar. Bu hamamlardan, dönemin kroniklerinde de bahsedildiğini görüyoruz.[25]

Osmanlı Devleti’nin, kısa sürede büyümesini sağlayan birçok faktörden biri de ekonominin oldukça canlı olduğu merkezlere sahip olmasıydı. Bu canlılığı, yeni kurduğu ve her türlü can ve mal güvenliğini sağladığı, pazar yerleri ile sürdürmekteydi. Bilecik’te kurulan pazara, satılan bardak gibi züccaciye ürünlerinin çeşidine ve Osman Gazi’nin kâfirlerin bile hakkını gözeterek, kendi yurdundaki ticareti, emin bir biçimde sürdürmeye devam ettirme çabasına; yine Aşıkpaşa’da, ayrıntılı bir biçimde şahit oluyoruz (9. Bâb).[26]

Yeni kurulan pazar yerlerinin ardından, Osman Gazi’ye, devletleşebilmenin bir gereği olarak, pazar vergisinin ne olduğu ve nasıl uygulanması gerektiğinin anlatıldığı; devletin temel kaynağı olan verginin de Osmanoğulları için ilk olarak, nasıl ortaya çıktığını, yine Aşıkpaşa’dan öğreniyoruz (15. Bâb).[27] Buna, ilerleyen süreçte, esir başına alınan akçe sayısını ve buna dayalı olarak ortaya çıkan Pençik sisteminin nasıl şekillendiğini de ilave edebiliriz (46. Bâb).[28]

Esirlerden söz etmişken, hayvancılık ve ticaret dışında, bir diğer iktisadî kol olarak; dönemin ‘esir pazarlarından’ ve ‘esir ticaretinden’ söz etmek de mümkündür. Özellikle gaziler tarafından, akınlardan, ganimet olarak getirilen ve esircilere satılan kimseler; söz konusu pazarlarda, talipleri tarafından alıcı bulmaktaydı. İlginçtir ki, devrin tekfurlarından birinin bile ‘gazilere harçlık olsun’ diye; esircilere satıldığını öğreniyoruz (25. Bâb).[29]

Lüks eşyalardan, değerli maden ve mücevherlerden, genellikle önemli kişiler tarafından, birbirlerine gönderilen hediyeler ya da çeyizler içinde yer aldığında, haberdar olabiliyoruz. Kul ve cariyelerin de bu malların içinde sayıldığını öğrenmemizin yanı sıra; içi ‘filori’ dolu gümüş ve altın tepsiler, maşrapalar, ibrikler ve taslar gibi çok çeşitli lüks mallarla ilgili bilgiler de bulabiliyoruz (51. Bâb)[30] / (54. Bâb).[31]

Lüks sayılabilecek gıda maddeleri ile ilgili olarak da dönem itibarıyla değerli olduğunu tespit edebildiğimiz ürünler içinde, balık ve şaraba rastlıyoruz. İstanbul tekfurunun, altınlarla birlikte, Ali Paşa’ya gönderdiği yüz balık (61. Bâb)[32] ve yine Ali Paşa tarafından kurulan; önemli kişilerin icabet edebildiği, bedava şarap meclisleri, Aşıkpaşa’nın anlatılarında, kendilerine yer bulmuşlardır (63. Bâb).[33] Ali Paşa’nın bedava şarabı, Oruç Beğ’in tarihinde de zikredilen mevzulardan biridir.[34]

Ordunun ihtiyaçlarının karşılanması da başlı başlına bir gelir kapısı meydana getirmekteydi. Aşıkpaşa’dan anladığımız kadarıyla, askerler konaklamak için vardıkları yerleşim birimlerinde; atlarının vs. hayvanlarının karınlarını doyurmak amacıyla, köylülerden arpa ve saman satın alıyorlardı. Yine bu yerleşim birimlerinde, önceden buğday yığınları oluşturuluyordu ki; askerin ihtiyacı karşılansın ve üretici da para kazansın (64. Bâb.).[35] Odunculuk da halkın kendi ihtiyacını karşılamasının dışında, ayrı bir meslek koluydu. Hem odunlar hem de çuvallar dolusu otlar; yine ordunun ihtiyacı için temin edilen şeyler arasında yer almaktaydı (97. Bâb).[36]

Ticari mallar içinde, oldukça değerli olan bir madde de tuzdu. Ülke içinde hareketi sınırlandırılan ve ticareti katı kurallara bağlı olan tuz; özellikle tuzun kıt olduğu dönemlerde, ‘tuz yasağına’ rağmen, karaborsada oldukça yüksek fiyattan alıcı bulmuştur. Ancak yaptıkları iş tespit edilenler, tüm aileleri ile birlikte, topluca sürgün edilmişlerdir (67. Bâb).[37]

Ticaretin hayli yoğun olduğu Edirne’de, Oruç Beğ’in anlatısından tespit edebildiğimiz kadarıyla, vakıfların sayısının hızla arttığını; özellikle Eski Cami yapıldıktan sonra, Sultan Mehmed’in, bedesten ve hayli sayıda çevre dükkânlarını yaptırdığı ve bu camiye vakfettiğini öğreniyoruz. Sayıları hızla artan ve talipleri çok olan bu dükkânlar, ticari faaliyetlerin yoğunluğunu göstermektedir.[38]

Son olarak, yaygın iktisadî faaliyetlerin dışında, geçinmek amacıyla, halkı eğlendirmeyi meslek olarak seçen; ‘ayıcı’ ve ‘maymuncu’ tabir edilen kimselerin varlığını da yine Aşıkpaşa’dan öğreniyoruz (67. Bâb).[39]


[1] Erhan Afyoncu, Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009, s. 3.

[2] A.g.e., s. 3.

[3] Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Akçağ Yayınları, Ankara 2011, s. 55.

[4] Afyoncu, a.g.e., s. 4.

[5] Oktay Özel – Mehmet Öz, Söğüt’ten İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, İmge Kitabevi, Ankara 2005, s. 85.

[6] Halil İnalcık, Kuruluş: Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Hayy Kitap, İstanbul 2011, s. 117.

[7] Afyoncu, a.g.e., s. 11.

[8] Atsız, Üç Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013, s. 12.

[9] Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2010, s. 9.

[10] Atsız, a.g.e., s. 182.

[11] Rudi Paul Lindner, Osmanlı Tarihöncesi, Kitap Yayınevi, İstanbul 2008, s. 27.

[12] Atsız, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014, s. 18.

[13] A.g.e., s. 19.

[14] A.g.e., s. 27.

[15] A.g.e., s. 24.

[16] A.g.e., s. 19.

[17] A.g.e., s. 24.

[18] A.g.e., s. 28.

[19] A.g.e., s. 65.

[20] Atsız, Üç…, s. 24.

[21] Atsız, Aşıkpaşaoğlu…, s. 65.

[22] A.g.e., s. 105.

[23] Atsız, Üç…, s. 19.

[24] Atsız, Aşıkpaşaoğlu…, s. 28.

[25] Atsız, Üç…, s. 53.

[26] Atsız, Aşıkpaşaoğlu…, s. 25.

[27] A.g.e., s. 31.

[28] A.g.e., s. 62.

[29] A.g.e., s. 42.

[30] A.g.e., s. 66.

[31] A.g.e., s. 68.

[32] A.g.e., s. 74.

[33] A.g.e., s. 76.

[34] Atsız, Üç…, s. 56.

[35] Atsız, Aşıkpaşaoğlu…, s. 78.

[36] A.g.e., s. 112.

[37] A.g.e., s. 80.

[38] Atsız, Üç…, s. 59.

[39] Atsız, Aşıkpaşaoğlu…, s. 81.

BİBLİYOGRAFYA

ATSIZ, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014.

ATSIZ, Üç Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013.

AFYONCU, Erhan, Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009.

EMECEN, Feridun, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2010.

İNALCIK, Halil, Kuruluş:Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Hayy Kitap, İstanbul 2011.

LİNDNER, Rudi Paul, Osmanlı Tarihöncesi, Kitap Yayınevi, İstanbul 2008.

KÖPRÜLÜ, M. Fuad, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Akçağ Yayınları, Ankara 2011.

ÖZ Mehmet – ÖZEL Oktay, Söğüt’ten İstanbul’a Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, İmge Kitabevi, Ankara 2005.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı