Devlet-i 'Aliyye

Osmanlı Devleti’nin İktisadî Zihniyeti ve Temelleri

Türk devlet geleneğinin, her açıdan İran devlet geleneğinden etkilendiği, hâkim bir görüş olsa da çeşitli devletlerin (Bizans vb.) etkin müesseselerinden, yeterli miktarda yararlanmayı iyi bilen Osmanlı Devleti’nin; konumuzun belkemiğini teşkil eden iktisadî prensipler açısından, İran geleneğinden çok farklı görüşlere sahip olduğunu belirtmeliyiz.

İran devlet geleneği için ekonominin, yalnızca devlet maliyesini ve dolayısıyla hükümdarın iktidarını güçlendirmenin, bir aracı olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Oysa merkezî hazineyi, bir yandan mümkün olduğunca değerli madenlerle doldurmaya çalışan ve bunun bir yolu olarak da askeri güç / fetih politikasına ağırlık veren Osmanlı Devleti; ülke içindeki iktisadî istikrarı sağlamanın yolu olarak da ticareti çözüm olarak görmekteydi. Bu görüşünde, bir yandan dini referanslar yer alırken (Peygamber mesleği), diğer yandan da daha kuruluş döneminden itibaren (Söğüt ve çevresinde oluşturulan ilk pazar yerleri), belki de devletleşebilmesinin önemli bir etkeni de olan, ekonomik canlılık yaratmak ve gerek üretici, gerekse tüketici sıfatını taşıyan kalabalık kitleleri, kendi siyasi sınırları içine katabilmek amacı yer almaktaydı. Genel anlamda ise tebaa statüsü kazanan, kendi vatandaşlarının her türlü ihtiyacının karşılanması; tıpkı güvenlik vs. gibi temel ihtiyaçların yanı sıra, ekonomik ihtiyaçlarının da tatmin edilmesi, Devlet-i Aliyye’nin, öncelikli görevleri arasında yer almaktaydı.

Özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemi ile zirveye çıkan, tarıma verilen önem ve tanınan öncelik ise; tarımsal üretimin artması ile devletin temel yapısını meydana getiren, en küçük birimler olan aile ve çift-hane sisteminin korunmasına yönelik bir tedbir mahiyeti taşımaktaydı. Bu sayede, askeri sistemle dahi ilgili olan (tımar) toprak sisteminin bozulmasına ve üretici kitlelerin işsiz kalmalarına, topraklarını terk etmelerine (çift bozanlar) engel olmak; yine buna bağlı olarak da hem eşkıyalık faaliyetlerinin (ileriki dönemde yaşanacak olan Celâlî isyanları gibi) hem de göçlerin yoğunlaştığı şehir merkezlerinin, iktisadî dengesinin bozulmasına mâni olunmak istenmiştir diyebiliriz.

İslâmî ilkeler doğrultusunda şekillenen, Osmanlı iktisadî dünya görüşü, bir refah devleti olmak ve refah toplumu meydana getirmek hedefi ile hareket etmekte ve Halil İnalcık’ın tabiri ile bir ‘bolluk ekonomisi’ yaratmak ve tüm tebaasının, her türlü ihtiyacını, karşılayabilecek düzeye ulaşmak istemiştir. Elbette ki söz ettiğimiz gibi İslâmî ilkelere dayanan bu ekonomik anlayış; klâsik Müslüman fakihlerinin, gerçek ihtiyaç maddeleri ile lüks mallar arasındaki ayrıma dikkat eden teorilerini de benimsemiş ve bu doğrultuda şekillenmiştir.

Yani zarurî ihtiyaçların, her ne şekilde olursa olsun karşılanması, Osmanlı ekonomik hayatına yön vermekteydi. Bu da temelini Yeniçağ Avrupa coğrafyasından alan ve günümüz iktisat politikalarından çok farklı bir biçimde; ithalata izin veren, ihracatı ise sınırlayan bir takım uygulamalar doğurmuştur. Osmanlı ülkesi içinde üretilen ürünler, öncelikle üretildiği bölgelerdeki ihtiyaçların karşılanması için kullanılabilirdi. Ülke içinde dahi bir ürünün, farklı bir bölgeye gönderilmesi yasaktı ve bazı ürünler için (örneğin tuz) çok şiddetli cezalar ve tedbirler mevcuttu. Şayet söz konusu ürün, kendi bölge halkının ihtiyacını gidermiş ve artmışsa; ancak o takdirde alınan izinle, yine önceden belirlenmiş ve kendi ihtiyacını karşılayamamış bölgelere gönderebilirdi. Ayrıca her ürünün, her bölgede, satış fiyatları, devletçe sabit tutulmuş ve titizlikle denetlenmiştir. ‘Narh’ olarak adlandırılan piyasa ve bu piyasanın tüm kontrolü, devletin tekelindeydi. Oldukça koruyucu ve tüketicinin hakkını gözeten, sıkı bir pazar hayatı söz konusuydu.

Yine ülke genelinde, tüm ihtiyaçları karşılayan ve buna rağmen fazla gelen ürünlerin ise; izne tabi tutularak, belirli kalemlerde olanları, ihraç edilebilirdi. Ancak ülke içindeki ihtiyacı karşılanamayan her türlü temel ihtiyaç ürünleri (gıda, giyim vb.), daha kolay bir şekilde ithal edilirdi.

Ünlü İslâm âlimlerinin görüşleri doğrultusunda şekillenen ve ‘tasarruf etmek’ ilkesine dayanan, ihtiyacı kadarını tüketmek ve buna bağlı olarak da üretmek anlayışına dayanan Osmanlı ekonomisi; kapalı ve kendine has kuralları haiz bir yapı sergilemekteydi.

Ancak bu iyi niyetli ekonomik politika, uzun vadede, saldırgan Avrupa merkantilizmi karşısında; devletin ağır darbeler almasına engel olamamıştır. Başlı başına ayrı bir yazı konusu olabilecek bu dönemde; Devlet-i Aliyye kapanmaz yaralar almış ve ekonomik çöküntü yaşamıştır. İlk dönemlerde, yukarıda izah edilen amaçlar doğrultusunda, yabancı devletlere tanınan ticari imtiyazlar (kapitülasyonlar); canlandırılmaya çalışılan dış ticaret ve ülke ekonomisinin kendi içinde kapatamadığı açıkları doldurma hedefinden sapmış ve devletin aleyhine işlemeye başlamıştır.

İşlerin yolunda gittiği, iktisadî hayatın hedeflediği refah dönemine sahip olunan dönem (klasik dönem) ile ilgili yukarıda söz edilenlerin ardından; bu sistemin dayandığı bilimsel ilkelere de bir göz atmak, yerinde olacaktır. Osmanlı İktisadî Dünya Görüşü’nün temel unsurları olarak nitelendirebileceğimiz başlıca üç ana ilke; ‘iaşe (provizyonizm), gelenekçilik (tradisyonalizm) ve fiskalizm’dir.

Her türlü iktisadî faaliyete, iki cepheden bakabilmek mümkündür; üretici ve tüketici cephelerinden. Üretici, malın niteliğini düşünmekten ziyade, ürünü pahalı satmak; maksimum kâr elde etmek eğilimindedir. Tüketici için önemli olansa, malın çok olması ve bollukla beraber, ucuz olması ön plândadır. İşte ‘iaşe’ ilkesi de bu ikinci görüşün dayandığı; tüketiciyi koruyan ilkedir.

Esas olan, her türlü ürünün, mümkün olduğu kadar bol ve ucuz olmasıdır; yani piyasada mal arzının, mümkün olan en yüksek düzeyde tutulması, esas hedeftir. Ekonomide genel verimliliğin düşük ve artırılmasının zor olduğu; yapılacak olan müdahalelerin, verimliliği artırmaktan ziyade düşürmeye yol açtığı ve ulaştırma işinin, çok zor ve pahalı olduğu gibi, bu ilkenin iktisadi bir politika olarak, uzun süre yaşamasını sağlayan objektif şartlar da mevcuttur.

‘Gelenekçilik’ ise sosyal ve iktisadî ilişkilerde, yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri, mümkün olduğunca muhafaza etme ve ani değişimleri; tekrar eski dengeye dönmek üzere, ortadan kaldırmaya çalışmak olarak tanımlanabilir.

Ülke için belirli bir standardı yakalamak ve bunu sabit tutmak amacıyla; alınan tedbirlerden söz edilebilir. Örneğin belirli yerleşim yerlerinde açılabilecek, çeşitli iş kollarına dayalı ticarethanelerin miktarı ve meslek örgütleri içinde barınan ustaların sayısının sınırlandırılabilmesi ya da köylülerin ekilebilir arazilerini bırakıp, şehirlere göç etmelerinin yasaklanması; söz konusu standartları sabit tutmanın, göstergesi olarak kabul edilebilir.

Zikrettiğimiz düzen ise yine şer’i ve örfî kanunların yanı sıra, her türlü gelenekten, geçmişten gelen değerlerden ve pratik kurallardan meydana gelmiştir diyebiliriz. Amaçlanan iktisadî düzey yakalandıktan sonra da bunun sabit kılınmasına çalışılmıştır.

Devletin iktisadî hayata karşı tavrını belirleyen ve bu alandaki düzenlemelerini yönlendiren, son ilke ise ‘fiskalizm’dir. En genel ve kısa tanımı ile hazineye ait gelirleri, mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmaya çalışmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemektir.

Sonuçta bir devletin, tüm fonksiyonlarının işleyebilmesi için yapılması gereken harcamalar; hazine gelirlerine bağlıdır. Bu nedenle, her devlet gibi, Osmanlı Devleti de hazineyi -kendi iktisadî prensiplerini çiğnemeden- doldurmaya ve masrafları kısmaya çalışmıştır. Ancak düşük olan üretim düzeyinin, uzun vadede yükseltilmesinin zorluğu, ulaştırmanın zor ve pahalı olması ve parasal ilişkilerin sınırlılığı gibi ekonominin objektif şartlarından doğan zorluklar ile iaşe ilkesi ve gelenekçiliğe dayanan politika nedeniyle, ticaretin sınırlı kalması ve gelişmesi muhtemel bir serbest ticaret sonucu, tüccarların büyüyüp güçlenmesi, toplumda meydana gelebilecek büyük değişimler gibi ekonominin sübjektif şartlarından doğan zorluklar; bu ilkenin karşısındaki, en büyük engellerdir.

Gerek bilimsel açıdan değerlendirilebilecek bu ilkeler ve gerekse daha önceki kısımlarda zikrettiğimiz manevî ilkeler anlaşılmadan; Osmanlı Devleti’nin, iktisadî hayata bakış açısını ve buna dayalı uygulamalarını anlamak da mümkün değildir.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı