Güncel Kritik

Tarih Yazımında Nesnellik

Tarihin yazılma süreci, yaşanma sürecinin, süzgeçten geçtiği bir dönemi ifade eder. Tarih yazımında, ”nesnel” olunması, son derece mühimdir. Prof. Dr. Ziya Nur Aksın’un da dediği gibi: “Tarihi okumadan önce, tarihi yazanın tarihini okumak gerekir”. Nitekim yazarın da bir insan olduğu, göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarın da insani özellikleri, inancı, kültürü, ideolojik görüşü v.b. şahsi özellikleri olacaktır. Objektif tarih yazımında, dikkat edilecek husus ise yazarın, bütün bu kavramlardan uzak durması olmalıdır. Tarih biliminin, yöntemlerinden biri de tenkit (eleştiri) dir. Eleştirinin amacı, bilginin doğruluğunu tespit edip; doğru ve yanlış olan bilgileri, birbirinden ayırabilmek ve buna bağlı olarak; olay ve olgular üzerinden, sağlıklı yorumlar çıkarabilmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün: ”Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa; hakikat, içinden çıkılmaz bir hâl alır” sözü; tarafsız ve gerçeğe sadık kalan, objektif tarihçilik anlayışının, ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Tarihi olaylar ve olgular incelenirken, o günün değer yargıları içinde incelenmeli; günümüzün değer yargıları ile karıştırılmamalıdır.

Modern tarih yazım usullerine, kısaca değindikten sonra; nesnel tarih anlayışını açıklayabiliriz. Örnek vermek gerekirse, “göçebelik meselesi”… Mensup olduğu kültürün temelinde, ”köylülüğün” yattığını bilen Batılı bir kısım tarihçiler; Türklere ”göçer” oldukları için ”barbar” demişlerdir. Türk tarihçilerine göre ise Türkler, son derece medeni bir ulus olarak gösterilmektedir. Bir başka örnek olarak da ”Ermeni Meselesi” gösterilebilir. Ermeni bir tarihçi, 1915 yılında meydana gelen olayların, soykırım olduğunu ileri sürerken; bir Türk tarihçisi ise bunun tam tersi bir iddia ortaya atmaktadır. Peki bu durumda, tarihçiye düşen görev, ne olmalıdır? Hangi tarafın doğru söylediğini, nasıl anlayacaktır? Bu ve benzeri sorular, uzayıp gidecektir.

Böyle bir durumda, tarihçiye düşen görev, aslında çok basit ve nettir. Olay ve olguları incelerken, tarihçi, dininden, kültüründen, siyasi ve ideolojik tüm görüşlerinden arınmalıdır. Bu şeklide tarafsız olmayı başarabilecektir. Tarafsız olması ise tarihin nesnel (objektif) bir biçimde yazılmasına zemin hazırlayacaktır.

İslamiyet’in ortaya çıkış süreci de objektif tarih yazımı için son derece isabetli bir örnek olacaktır. İslamiyet, ilk dönemde, tek tanrılı bir dini getirdiği için mi; yoksa Mekkeli zenginlerin, sosyal statülerine ve ekonomik üstünlüklerine zarar verdiği için mi tepki ile karşılanmıştır? Eğer olaya, bir Müslüman gözü ile bakarsak; ilk şıkkı seçme ihtimalimiz çok yüksektir. Ancak dini kimliğimizden sıyrılıp, nesnel bir bakış açısı ile değerlendirecek olursak; ikinci şıkkı seçeriz. Çünkü; İslamiyet, köleler ile efendilerini, mutlak eşit sayıyordu. Bu da Mekkeli zengin zümrenin, sosyal statülerine, ağır bir darbe indirmek anlamına geliyordu. Ayrıca her yıl, Mekke’ye çeşitli ülkelerden birçok kabile, hem ticarete; hem de buradaki tanrıları (putları), ziyarete geliyordu. Yani, aslında tanrıları (putları), Mekkeli zenginler için bir kazanç kapısıydı. İslamiyet’in getirdiği tek tanrılı anlayış, bu gelir kapısına zarar vereceğinden; Mekkeli üst sınıfa mensup insanlar, İslamiyet’i reddetmeyi tercih etmişlerdir. Bu süreç, biraz irdelendiği tekdirde; olayların ardında, dini nedenlerden çok, ekonomik ve sosyal nedenlerin yer aldığını görürüz.

Kısacası tarih yazıcısı, günlük yaşamında, ideolojik, kültürel v.b. her türlü kimliğini kullanmakta özgürdür. Ancak, mesele tarihin nesnel yazımına geldiğinde; bütün bunlardan sıyrılması gerektiğini de bilmeli ve olay / olgulara, at gözlüğüyle değil; geniş bir bakış açısı ile bakmalıdır.

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı