«

Propaganda, kelime anlamı olarak; bir öğreti, düşünce ya da inancı; başkalarına tanıtma, benimsetme ve yayma amacıyla, sözlü ve yazılı yollarla da gerçekleştirilebilen bir eylemdir. Propaganda, sadece savaş zamanlarında değil; barış zamanlarında da kullanılan bir yöntemdir. Kurumların veya devletlerin, eylemlerine meşru bir zemin hazırlayan, önemli bir araçtır. Propagandanın tarihçesine baktığımız zaman, hayli eskiye gittiğini görürüz. Hannibal, Roma üzerine yürürken veya Moğol orduları, çeşitli akınlara başlarken; hem rakip devletlere korku ve dehşet saçmak, hem de onların azmini kırmak için propagandaya başvurmuşlardır.

Osmanlı Devleti de propagandayı, özellikle kuruluşundan itibaren, önemli bir araç olarak görmüş ve bu önemli silahı, her fırsatta kullanmaktan çekinmemiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında, coğrafi olarak Bizans’a komşu olması ve bu imparatorluğa, çeşitli seferler düzenlemesi; iyi bir propaganda aracı olmuş ve beyliğin yöneticileri, kendilerini ”gazi” ve Osmanlı Beyliği’ni de ”gazi beylik” olarak tanıtmaya başlamışlardır. O dönemde, beyliklerin, siyasi üstünlük kazanmak amacıyla, birbirlerine saldırdıkları görülmektedir. Fakat, Osmanlı Beyliği’ne doğrudan saldıran bir beylik yoktur. Çünkü, Osmanoğulları kendilerini gazi bir beylik olarak tanıtmayı başarmışlarıdır ve onlara saldırılması; diğer Türkmen kitlelerinin tepkisini çekebilecektir. Bunun yanı sıra, Osman Bey’in, 1302 yılında kazanmış olduğu başarı, son derece önemlidir. Özellikle, bir imparator ordusuna karşı kazanılan Bafeus Zaferi; Osman Bey’i, bölgede karizmatik bir bey konumuna taşımıştır. Dönemin çağdaş kaynak yazarı olan Pachmeres, Osman Bey’in şöhretinin, bu zaferle birlikte; Paflagonya (Kastamonu) bölgesine kadar yayıldığını ve gazilerin, onun bayrağı altında toplandıklarını kaydeder.* Bu sayede Osmanlı Beyliği, Anadolu’daki Türkmen zümrelerini, yanına çekmeyi başarmıştır.

Demografik katılımın artması sonucu, Osmanlı Beyliği’nin hem nüfusu artıp, sınırı genişlemeye başlamış; hem de Anadolu’daki siyasi birliği sağlama yolunda, en büyük rakibi olarak gördüğü Karamanoğulları’na karşı, avantaj elde etmişlerdir. Osmanlı Devleti, kendi kökenini, Oğuzların Kayı Boyu’na dayandırarak da önemli bir propaganda yapmıştır. Çünkü, Oğuzcu geleneğe göre devleti yönetme yetkisi; Kayı Boyu’na verilmiştir. II. Murad döneminde, Timurluların üstünlük iddiasına karşı ortaya atılan, bu Oğuz – Kayı iddiası; Oğuzculuk olarak hanedan tarafından benimsenmiş ve şehzadelere de ad olarak, Oğuz, Korkut gibi isimler verilmeye, topların üzerine Kayı damgası vurulmaya başlanmıştır.**

Osmanlılar, Rumeli’de fetihlere başlayıp ilerledikçe; fethettiği topraklardaki yöneticileri yerlerinde bırakmış ve bunun yanında, yerel halka da ”ehli zimmet” gözüyle bakmıştır. Ayrıca, ”hak, adalet” v.b. kavramlarla, buralarda yaşayan halkla tanıştırmış ve bunu da yine bir propaganda aracı olarak kullanmıştır. Bunun yanında, güçlü bir merkezi otoritesinin de olması sonucu; uzun bir süre, bu coğrafyada kalmayı başarmıştır.

Klasik dönem Osmanlı tarihini incelediğimiz zaman, propaganda unsurunun burada da göze çarptığını görürüz. Buna en iyi örnek olarak, Safeviler ile 1514 yılında yapılan, ”Çaldıran Savaşı”nı gösterebiliriz. İranlı tarihçilerin kaleminden bakıldığı zaman, bu savaş İran’ın istilasını düşünen Osmanlıların; bu niyetlerinin başarısızlığa uğratıldığı bir savaştır. Osmanlı tarihçileri açısından ise Çaldıran’da, Osmanlılar önemli bir siyasi ve dini tehlikeyi bertaraf etmiştir. Yani ciddi bir tehdit algılamasının, ön planda olduğu, açık şekilde tespit edilir.

Ancak, bizi ilgilendiren asıl mesele, savaşı kimin kazandığından çok; hangi devletin, amacını daha meşru gösterdiği ve hangisinin daha iyi propaganda yaptığı olmalıdır. Söz konusu döneme baktığımız zaman, bunun cevabının, kesinlikle Osmanlı Devleti olduğunun görmekteyiz. Osmanlılar, sadece savaş değil, barış zamanlarında da sadece dışa değil; içe dönük de önemli propagandalar yapmayı başarmışlardır. Özellikle, padişahların unvanlarında bunu görürüz. Osmanlı Sultanları, yeryüzünün halifesi (halife-i ru- yî zemin), Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (zillullah-ı fi’l – arz) v.b. unvanlar kullanmışlar; her defasında kendilerini, ”küffara karşı savaşan, gazi devlet” olarak tanıtmışlardır.


*Halil İnalcık, Kuruluş, Hayy Kitap, İstanbul, s.41

** A.g.e.

Bir Cevap Yaz

Ferdi Arslan Hakkında

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *