«

Alternatif tarihin ilgi alanı içerisinde yer alan ve son zamanların en moda konularından biri olan; Osmanlı Beyliği’nin gelişimini tamamlayamadığı ve siyasi istikrarının zirve noktasını yakalayamadan, zaten güçlü bir konumda olan Karamanoğulları Beyliği’nin, Anadolu siyasi birliğini, kendi merkezi yönetimi etrafında şekillendirdiği bir 14. yüzyıl ve gelecek yüzyılların Anadolu’sunun tasavvuru hakkında, düşüncelerimizi aktarmaya çalışacağız.

Öncelikle, son dönemde sıkça tartışılan bu konu hakkında, öne sürülen fikirlere değinmek istiyorum. Karamanoğulları’nın, Osmanlılara nazaran -özellikle yükselme devri için- daha yoğun Türkmen özellikleri taşıdığı, su götürmez bir gerçektir. Osmanlı Beyliği henüz küçük ve etkisiz bir haldeyken, Karamanoğulları Beyliği tarafından potansiyel bir tehlike olarak fark edilip, gerekli tedbirlerin alınmasıyla, ortadan kaldırıldığını veya kendilerine vassal kılındığını varsayalım. Her ne kadar, ortada Anadolu’nun bekçiliği vazifesini üstlenen bir İlhanlı otoritesi var olsa ve bunu imkânsız kılsa da, Karamanoğulları’nın gerçek tarihi süreçteki, sert ve otorite tanımaz, sivri politikası yerine, dışarıdan daha yumuşak görünen, amacına ulaşmak için daha kurnaz bir siyaset izlediğini düşünmemiz, bizi istediğimiz sonuca ulaştıracaktır.

Bu alanda fikir beyan eden herkesin ortak görüşü, bu yeni oluşumda, Türk unsurların ağır basacağı ve Türkmenlerin, yeni devletin belkemiğini oluşturacağıdır. Tartışmaya katılanların, yine çoğunluğunu oluşturduğu bir diğer görüş de Karamanoğulları’nın batı yerine doğuya önem verecekleri, seferlerinin bu istikamette olacağı ve belki de Orta ve Doğu Asya ile Türkistan Coğrafyası’nda yaşayan Türk kütleleri ile temasa geçmeye çalışacakları şeklindedir. Aslında Selçuklu Devleti’nin devamı olacakmış gibi algılanan, bir nevi Neo-Selçuklu’dan söz etmeye çalışıyor herkes. Konuya dair diğer ayrıntıları, bu görüşlere dair eleştirilerimin içerisinde vermeye çalışacağım.

1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey’in verdiği meşhur ferman sayesinde, Karamanoğulları’nın Türk dili ve kültürüne verdiği önem, hafızalarımıza kazınmış durumdadır. Selçuklu Devleti’nin devamı olarak görülme sebepleri de Türkmenlerin yeni devletin kurucusu olacağı düşüncesidir. Evet, Selçuklu Devleti de Türkmen kitleler tarafından kurulmuştur, buraya kadar doğru. Ancak, yine bu Türkmen kitleler tarafından da yıkılmıştır. Kaldı ki, Osmanlı Beyliği de devlet safhasına ulaşana dek, Türkmen gücünden yararlanmıştır. Yani Selçuklu ile yapılan benzerlik, devletin kimin tarafından kurulduğunun bir önemi olmaması dolayısıyla, yıkanların da aynı Türkmen gruplar olduğu gerçeğinden hareketle etkisiz kalmaktadır. Selçuklular, devletin belkemiğini oluşturan Türkmenleri çeşitli sebeplerle -bir kısmı haklı sebepler- dışlamış ve bu kitlelerin devlete küsmesine neden olmuşlardır. Bu da devletin sonunu getirmiştir.

Selçuklu ve özellikle Anadolu Selçuklu Devleti’nin devamı iddiasının, Türk kültürüne verilecek olan muhtemel ağırlığa dayandırılması ise başlı başına bir tezattır. Çünkü özellikle Anadolu Selçuklularınca, Türk değil Fars kültürü mubah sayılmış ve devletin tüm kademelerinde ağırlık kazanmıştır. Bürokrasi neredeyse tamamen İranlı unsurların eline geçmiştir. Farsça hem devletin yazışma dili hem de edebi dil olarak kabul görmüştür. Selçuklu sultanlarının unvanları bile Türk isimlerinin yanında yer alan, İran kökenli ikinci isimlerinden türemiştir. Bir nevi İran aristokrasisinin oluşması ve Türkmen halkın, bunlar tarafından ezilip aşağılanması, devletin varlığını bu kitlelere borçlu olduğunu unutması, ileride birçok isyanın yaşanmasına ve devletin siyasi birliğinin çözülmesine yol açmıştır.

Üstelik yukarıda da belirttiğim gibi, Osmanlı Devleti de kuruluş döneminde Türkmen gruplardan; demografik güç, asker ve üretici faktör olarak faydalanmıştır. Yani kuruluş itibariyle Karamanoğulları’ndan büyük bir farkı olduğu söylenemez. Bu arada, Osmanlı Devleti’nin de Türk unsurlardan uzak olduğu gibi çok taraftar toplamış, popüler görüş tamamen bir safsatadan ibarettir. Bu gibi ifadeler, Osmanlı tarihinin ‘bütünüyle’ bilinmemesinden, yazılan taraflı ve ‘bilgi kırıntılarından’ oluşan kitaplardan öğrenilen boş bir savdan ibarettir. Osmanlı Devleti, Türkçeyi resmi devlet dili yapmış olan ilk Türk ‘devleti’dir. Ne Selçuklular gibi, kuruluş sürecinin ardından, Türk kitlelerinin tamamını dışlamıştır; ne de Anadolu Selçuklular gibi, başka bir kültürü alıp, kendisine model olarak ilan etmiştir.

Osmanlı Devleti, alfabe olarak Arap alfabesi kullanmıştır; bu doğru. Ancak, bu alfabeyle yazılan dil; yine Türkçedir! Sebebi de kendisine dek intikal eden, ağırlığını ortaya koymuş bir Türk alfabesinin olmayışı ve zengin özelliklere sahip bulunan Türk dilinin ihtiyaçlarını, Arap alfabesinden başka bir alfabenin karşılayamamasıdır. O günün şartlarında, durum bundan ibarettir.

Kültür ve Dil konularını geçip, Türk kütlelerinin devlete idari olarak sahip olup olamayacakları üzerinde düşünelim biraz da… İddiaya göre Karamanoğulları’nda, devlet idaresi tamamen Türk kadrolardan oluşacaktı ve Osmanlı’dan farklı bir yol izlenecekti. İlk olarak Osmanlı’dan fark ile kastedilen şeyin asılsızlığını, yukarıda zikretmiştik. Osmanlı’nın devşirme yöntemi ise Türk halkına karşı girişilen bir hareket değil, devletin ömrünü uzatan, nitelikli bir politikanın icadından ibarettir. Çünkü tarih, kurduğumuz Türk devletlerinin yine kendi ellerimizle ve iç mücadelelerimiz sonucu yıkılmasının örnekleriyle doludur. İki bin yıl önce de düşmanlarımızın stratejisi buydu, bugün de bu! Yabancı kökenli gençlerin devşirilmesi, bizi yine bizden birinin arkadan vurması ihtimalini ortadan kaldırmış, diğer Türk devletlerinin ömrüne nazaran, yüzlerce yıl süren bir ömür ve dünya tarihine damga vurmamızı sağlayacak bir idari mekanizma yaratmamızı sağlamıştır.

Meselenin bir diğer yönü ise amacın ne olduğu ile ilgilidir. Karamanoğulları, Osmanlı gibi bir cihan devleti statüsüne sahip olmak isteyecek olsaydı; zaten Osmanlı’dan pek de farklı bir yol izleyemezdi. Bu statünün gerektirdiği, uzak coğrafyalara uzanan geniş topraklar ve buralarda yaşayan her milleten insanın idaresi, çok yönlü ve herkesi memnun eden bir yönetim modeli gerektirir. Osmanlı bunu şaşırtıcı bir şekilde, eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Başarısının sırrı da burada yatmaktadır. Karamanoğulları, idari mekanizmada sadece Türk unsur kullanacak olsaydı ve daha içe kapalı bir yönetim şekli uygulamaya kalksaydı; Osmanlı Devleti gibi, imparatorluk seviyesine ulaşmış bir devlet meydana getiremezlerdi. Bu iddianın da mesnetsiz olduğunu, kabul etmeliyiz.

Yukarıda sıraladığımız Türkmenler ve Türk dili ile kültürüne dayalı öne sürülen ve sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde açıklık getirmeye çalıştığımız iddiaların tamamına cevap verdiğimiz ve çürüttüğümüz düşüncesiyle, diğer bir iddiaya geçmek istiyorum.

Yine önceki iddianın temelleri üzerinde yükselen ve bundan hareketle; Karamanoğulları’nın doğuya yöneleceği fikri de tartışmalıdır. Çünkü Karamanoğulları’nın bu kadar isabetsiz davranacaklarını düşünmüyorum. Osmanlı Devleti dahi iyice güçlenmekte olduğu dönemde bile doğuya ilişkin hesaplarını hep ertelemiştir. İstanbul’u fetheden Fatih, devletin karizmasının zirve olduğu noktada dahi Akkoyunlu sınırının ötesine geçmemiştir. Doğu ile asıl büyük hesaplaşma, Yavuz döneminde yaşanmıştır. Bunun nedeni ne olabilir?

Osmanlı küçük bir beylik olduğu dönemden beri gücünü boşa harcamamış, güçsüz olan Bizans üzerine hareketle, hem güçlü devletlerin var olduğu doğu coğrafyasından uzak durmuş, hem kazandığı yeni topraklar ve ganimetlerle gücüne güç katmış, hem de fetihlerini Gayrimüslim bir coğrafyada icra ederek, göze batmadığı gibi ününe de ün katmıştır. Bu dâhiyane strateji ile Osmanlı, potansiyel rakiplerine hissettirmeden istikrarlı bir şekilde büyümüş ve doğudaki dişli devletlere gücünün yeteceği döneme kadar sabrettikten sonra, o gün geldiğinde hepsini birer vuruşta indirerek, tarihe gömmüştür.

Karamanoğulları, merkezleri itibarı ile de İlhanlılarla uğraşmaktan, buna pek fırsat bulamazlardı diye düşünüyorum. Gerek Akkoyunlular, gerek Memlükler, gerekse gelecekteki Safeviler ile baş edemeyecekleri aşikâr (Safeviler’e karşı tek başarıları, Anadolu’dan Tebriz’e akan kalabalık Türkmen göçünün, Osmanlı döneminde yaşanana nazaran çok daha az sayılarda kalacağı gerçeği olabilir.); kaldı ki o sert siyasetleri, incelik olmaksızın, her şeyi büsbütün mahvedecektir. Doğu, önlerinde kapalı bir yol olarak görünmektedir.

Peki ya diğer iddialara göre, doğudaki başarıların yanı sıra batıda da gerçekten fırtına gibi esebilecekler miydi? İstanbul’un fethi onlara nasip olacak mıydı? Kişisel fikrim olmakla beraber, Rumeli’ye ayak basabilecekleri konusunda bile endişe taşıyorum. Çünkü bu gibi başarılar, kapalı bir siyaset ve salt askeri güçle gerçekleştirilemez. İnce bir politika, teknolojik donanım ve bilimin yakından takibi ve geliştirilmesi yoluyla sonuç almak mümkün olabilir. Maalesef Karamanoğulları, en azından o dönem için bu vasıflara sahip değildi. Kapalı bir kutu gibiydi. Cesaret ve azme sahip olmakla beraber, Karamanoğulları diğer unsurların kontrolünden bihaberdi. Bu sebeple, bu yönde de pek bir başarı kaydedilemeyeceği, yalnızca belirli bir alanın dahilinde, daha statik bir güç olarak var olabilecekleri kanısındayım.

Özellikle Orta Anadolu bölgesinde başlatacakları ve kısmi bir yayılma ile geniş sayılabilecek bir bölgede, kalıcı Türk kimliğinin muhafazasını sağlayabilecekleri ise mantığa en yakın görüştür. Türk benliğinin yoğun olarak yaşandığı ve bu sebeple her zaman sempati ile baktığımız Karamanoğulları, şüphesiz bu yönleri ile paha biçilemez ve kalıcı bir fayda sağlamışlardır. Ancak bir dünya devi olmak, çok daha başka nitelikler ve bakış açıları gerektirir. Bu da Osmanlı’nın ‘cihanşümul’ felsefesinde hayat bulabilmiştir. Bir cihan devleti olabilmek, onlara nasip olmuştur.

Sebeplerini kısaca aktarmaya çalıştığım düşüncelerden hareketle, Karamanoğulları’nın uzun bir ömür sürmesi ve Osmanlı’nın son bulması ile gerçekleşebileceği öne sürülen iddiaların neredeyse tamamına katılmamaktayım. Her zaman belirttiğim gibi, alternatif tarihçilik tümüyle hayal gücüne dayalı olamaz; tarihi gerçeklere ve olası gelişmelere, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde, bir nevi ispatı ile dayandırılmalıdır. Bu da ancak; sağlam bir bilgi haznesi, özgün fikirler ve objektif bakış açısıyla gerçekleştirilebilir.

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *

Yorumlar

  1. Kemal Kolcuoğlu

    Değerli hocam.

    Bir Karamanlı ve Karamanoğlu fanatiği olarak sizin böyle bir fikri ele aldığınız için çok teşekkürler. Yazdıklarınıza açıkcası katılıyorum. Güç sadece bilek gücü değil ve Karamanoğlu Beyliği sadece bilek gücü ile kalkınabileceğini düşünmüş. Maalesef dediğiniz gibi yeterlilik bu konuda ön plana çıkmış. Ve zaten Allah Osmanlı Beyliğine böyle bir lutfu bahşeddiyse bu onların yine yeterliliği ile alakalı. Emeğinize sağlık yazınızı ve fikrinizi çok beğendim. Tekrar teşekkürler…