Alternatif Tarih Metinleri

İki Ezeli Düşman Değil, İki Dost Müttefik; Yavuz ve Şah İsmail

Osmanlı Devleti’nin sınırlarını, 8 yıl gibi kısa bir saltanat süresinde, yaklaşık iki buçuk katına ulaştıran; heybetli görünümü, sert mizacı ve demir disiplini ile tarihe damgasını vurmuş olan Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına çıktığında, doğudan baş gösteren Safevi tehlikesini, en büyük tehdit olarak algıladı. Aslına bakılırsa, daha Trabzon’daki şehzadelik günlerinde bile babası II. Bayezid’in izlediği yumuşak politika nedeniyle, devletin ciddiye almayarak, üzerine tam anlamıyla eğilmediğive bu fırsattan istifadeyle gelişme gösteren Safeviler’e karşı, Yavuz kendi iradesiyle, merkezden izinsiz, emrindeki yeniçeri kuvvetleriyle birçok sınır ötesi harekat düzenlemişti. Bu vesileyle bir şehzade olarak, yeniçeriler üzerinde nüfuz kurmuş ve Osmanlı ordusu mensuplarının gözünde, meşru hükümdarlık vasfını kazanmıştı. Trabzon sancağında, askerlere yaptığı ateşli nutukları ve Payitaht’ın izni olmaksızın gerçekleştirdiği gözü pek seferleri, kulaktan kulağa yayılan üstün vasıflarının yarattığı sistemli propagandalar ile Yavuz, arkasına aldığı yeniçerilerin desteğiyle, yaşlı babasını tahttan indirmiş ve eşine az rastlanır bir kolaylıkla, Osmanlı Devleti’nin IX. Padişahı olarak tarihteki yerini almıştı.

Şah İsmail ise sonradan bir devlet vasfını kazanacak olan Safevi Tarikatı’nın şeylerinden, Şeyh Haydar’ın oğlu olarak dünyaya geldi ve daha çok küçükken, babasının Şirvanşahlar’la olan mücadelesi sırasında ölümü üzerine, annesi ve kardeşleriyle birlikte, Şiraz’da mahkûmiyet hayatı yaşadı. Şeyh Cüneyd’in neslinin, ortadan kaldırılmaya çalışıldığı sırada, tüm ailesi katledilirken, O, Şeyh Sultan Ali’nin kendisini varisi olarak ilan etmesiyle; Kızılbaşlar tarafından Erdebil’de gizlendi. Küçük yaştan itibaren dini ilimler ve pozitif bilimler alanında çok iyi bir eğitim aldı ve hem bir şeyh hem de devlet adamı olarak, aynı zamanda iyi bir savaşçı kimliğiyle yetiştirildi. 14 yaşındayken, daveti üzerine sadece Osmanlı topraklarından on bin dolayında insan, Erdebil’e göç etti. On binlerce Kızılbaş, müridi ve yeni teşekküllenen devletinin askeri olarak hizmetine girdi. Bu durum Anadolu’nun içinin boşalmasına, Türkmen sorununun Osmanlı merkezi sistemine zarar vermesine ve uzun yıllar sürecek olan mücadeleler silsilesinin başlamasına yol açtı.

Tarih boyunca, karşı karşıya gelen birçok Türk büyüğü gibi, bu iki büyük şahsiyet de kaderin birbirlerine rakip ve düşman olması için gereken tüm teçhizatı sağlamasıyla; ömürlerini, birbirlerini yok etmek için harcadılar. Tarihin popüler bir alan haline dönüşmesiyle, haklarında yazılan birçok roman ve dönüp dolaşan birçok hikâye vasıtasıyla; herkesin onlar ve mücadeleleri hakkında az veya çok birtakım bilgi kırıntılarına sahip olduğu fikrinden hareketle, bu mücadele hakkından bilgi vermek yerine, ana konuya odaklanmayı tercih ediyorum. Mücadelenin sonucuna dair ise yalnızca şunu söyleyebilirim: Tarih her ne kadar, kazananın Osmanlı Devleti olduğunu yazsa da kanımca kazanandan ziyade kaybedenin, Türk Dünyası olduğunu söylemek, daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bizler, bugün Anadolu Türk’ü olarak, Osmanlı neslinin devamı olarak sayılmaktayız; bu doğru. Fakat özelde bu böyle olsa dahi genelde tüm bir Türk Dünyası’nın, bir parçasını teşkil etmekteyiz. Ve bu kimliğimizle, meseleye daha geniş bir perspektiften bakmalı ve olayları da bu çerçevede değerlendirmeliyiz. Gözettiğimiz fayda da daha büyük bir coğrafya ve insan nüfusunu kapsamalıdır. Bu, milli kimliğimizin gerektirdiği gibi, aynı zamanda tarihçi kimliğimizin de şart koştuğu objektiflik ilkesinin gereğidir. Kaldı ki, Yavuz döneminde sindirilen Safevi Devleti, sonraki yüzyıllarda da Osmanlı için tehlike olmaya devam etti ve askeri, ekonomik, siyasi, birçok alanda güç ve dikkatimizin, o coğrafyaya yönelmesine yol açtı. 17. yüzyılda başlayıp, sonraki yüzyılda devam eden başarısız Avrupa siyasetimizin temelinde de bu sorunun yattığı görüşündeyim.

Tüm ayrıntıları es geçerek, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in, müttefik bir şekilde, ortak amaçla hareket ettikleri takdirde; yukarıda belirttiğim Türk Dünyası’nın ve buna dayalı olarak, İslam Dünyası’nın menfaatlerinin gözetilmesi fikrini temel aldıklarında, tarihin hangi yönde ve ne tür gelişmelerle akışını sürdüreceği sorusunun cevabını aramaya çalışacağız.

Öncelikle düşünmemiz gereken konu, doğunun durumu olmalıdır. İki doğulu devlet ve hükümdar; ikisi de farklı mezheplere mensup bulunmakla birlikte, Müslüman halk kitlesine sahiplerdi. Yavuz’un gerçekte, Safevilerden ziyade belki de gerçek niyeti başından beri Kutsal Toprakların hâkimiyeti ile hilafet gücü ve yetkisiydi. Safeviler ise Yavuz’un gövde gösterisi yapmasına yarayan bir araçtı. Bu noktada, Safevilerin Mekke ve Medine üzerinde, en azından o günkü koşullarda, bir hak iddiası olmaması, bu durumun da iki devletin müttefik olmaması için en önemli alanda bile herhangi bir problemin olmadığını gösterir. Tabi burada atlanmaması gereken, bölgenin kaderini elinde bulunduran Memlük Devleti de tüm dengeyi sağlamakla yükümlüydü. Aslında bu konu hakkındaki alternatif tarihe dair bir şeyler üretirken, Osmanlı ve Safevi ittifakına, bir de Memlükleri eklemek gibi bir düşüncem vardı. Ancak, gerçekçilik ilkesi gereği, meselenin tamamen hayal gücüne dönüşmemesi için bunu yapamazdık. Çünkü, Yavuz’un Mısır ve Arap Yarımadası topraklarını, Osmanlı sınırlarına katma isteği, bu iddianın önüne çekilen bir set demektir. Osmanlı ve Memlük çatışması, Osmanlı ve Safevi çatışmasına nazaran daha kesin ve kaçınılmazdır. Nedeni de belirttiğim gibi Yavuz’un bu topraklara dair emelleridir.

Bu arada, Osmanlı ve Safevi ittifakının, mezhepsel ayrılıklar nedeniyle imkânsızlığını savunanlara da gerçek tarihi süreç içerisinde; Osmanlı tehlikesi nedeniyle, birkaç kez dayanışma içine giren Memlük ve Safeviler, çok yerinde bir örnek olarak gösterilebilir. Sonuçta Memlükler, Osmanlıların özellikle ilk zamanlarına nazaran, daha katı bir Sünni özellik arz etmekteydiler. Memlükler, geçmişlerinde de Baybars döneminde olduğu gibi defalarca Sünniliğin koruyuculuğu görevini üstlenmişlerdi. Tabi ortak ülkü uğruna, gönül isterdi ki bu ittifaka Kansu Gavri, sonraki dönemde de Tomanbay da katılsın. Fakat ne yazık ki siyasi sebepler buna engeldi.

Yavuz’un taviz kabul etmez, amacına ulaşmak için anne tarafından dedesi Dulkadiroğlu Beyi Alaüddevle’yi bile katlettirmesi örneğinde olduğu gibi, yapılan yanlışın cezasını, en ağır şekilde veren keskin kararlı kişiliği; müttefiklerinin ve hatta kendi devlet adamlarının işlerini zorlaştırmaktaydı. Ama bu yoldaki şöhreti, O’nu amacına ulaştırmakta oldukça etkileyici oluyordu. Yavuz’a göre daha naif bir karakterde, fakat cesaret ve savaşçılık özellikleri göz önüne alındığında, ondan pek de aşağıda kalmayacak niteliklere sahip olan Şah İsmail ise insanları etkilemek konusunda rakipsizdi. Osmanlı’nın ateşli silah teknolojisi ile takviye edilmiş, karada yenilmez ordusu yanında, tıpkı meşhur Memlük süvarileri ile aynı vasıflara sahip, gözü pek Safevi süvarileri, düşmanlarının korkulu rüyasıydı. Klasik bir meydan savaşında, adeta yenilmez olarak tarif ediliyorlardı.

Devirleri itibarıyla, işte bu iki süper güç, Çaldıran’da savaşmak ve binlerce Safevi süvarisinin kırılmasıyla neticelenen Türk kaybının yaşanmasına neden olmak yerine; güçlerini birleştirip, asıl düşmanları olan Avrupa üzerine yürüselerdi neler olurdu? Zaten her iki tarafı da kışkırtan bizzat Avrupa’ydı. Burada hem kişisel özellikleri, hem de siyasi gelişmeler arasındaki benzerlikler arasında, yine Yıldırım Bayezid ve Timur örneğinde yaşananlarla karşılaşıyoruz; ‘Bir ipte, iki cambaz oynamaz!’ Türk devletleri ve hükümdarlarının, var oldukları ilk günden beri, düştükleri oyun olan ‘birbirine düşme’, bura da kendisini göstermiştir.

Avrupa, mezhepsel ayrılıkları körüklemiş; Yavuz ise gerçek süreçte, Martin Luther’e ve tüm Protestanlara destek vermek suretiyle buna cevap vermiştir. Osmanlı ve Safeviler güçlerini birleştirip, Avrupa üzerine yürüselerdi; önlerinde, canlandırılmak istenen hiçbir Haçlı ruhu ve kuvvetinin duramayacağı, dönemin askeri ve siyasi konjonktürünü iyi bilen ve analiz edebilenler için aşikâr bir sonuçtan ibarettir. Kanuni Sultan Süleyman devrinden önce, üstelik Avrupa daha müsait ve hazırlıksız bir ortamda iken, Avrupa içlerinde, Kanuni’nin gidebildiğinden daha fazla ilerleyerek, Orta Avrupa’nın tümüyle ele geçirilebileceği düşünülebilir. Bu durumda, sözü geçen dönem için, bambaşka bir Avrupa çehresi tasavvur edilmelidir.

Avrupa ve dünya siyasetinde, bu ittifaka rakip olarak kabul edilecek veya engel teşkil edecek, herhangi büyük bir oluşum göremiyoruz. Ancak, belki de sözü edilen müttefikliğin, kendi tarihimiz ve milli birliğimiz açısında getirisi, dış dünyadan çok daha fazla olacaktır. Bunu biraz açalım. Eğer bu iki büyük Türk, kendi mücadelelerine dalmasa ve dolayısıyla tarafları olan Türk kitlelerinin de mücadeleye girişmesine neden olmasalardı, bugün Türk-İslam dünyasının bambaşka bir çehresi olabilirdi. Bugün diyorum, çünkü bugünkü tüm bu, Türk milleti içerisindeki mezhepsel ayrışma, temel olarak o günlere dayanıyor. Ve bu temelin altında da yine siyaset yatıyor. Artık bu dönemden sonra, Osmanlı kesin bir şekilde ve katı bir Sünni politikası izlemeye başlayacak, Alevilik ve Aleviler hakkında, bizzat devlet tarafından yalan yanlış hikayeler uydurulacak ve onlara karşı ağır ithamlarda bulunulacak; asıl amaçlanan ise İran’da yer alan oluşumun, Anadolu’daki Türkmenlerden beslenen tabanının, Kızılbaşlığa kaymasını engellemek olacaktır. Osmanlının ana unsuru olan Türkmenler –ki hanedanın kendisi de bu kökenden gelmektedir- Sünnilikten ziyade daha heterodoks bir İslam anlayışına sahiplerdi ve Şaman geleneklerinin bir bölümünü de kültürleri içerisinde yaşatmaktaydılar. Alevilik ise bu kültürü, İslam ile sentez ederek, dini kendine has bir felsefe içerisinde yaşama yolunu seçmiştir. Sonuç itibarıyla İslam’a dair olan, yöntem bakımından özellikle Sünni Müslümanlığa nazaran yanlış sayılan; ancak neticede içinde bir kötülük taşımayan ve sadece politik kaygılarla sapkın bir kimliğe dönüştürülüp, bu niteliğiyle tanıtılan Alevilik kullanılarak, gerçekte hakkında öne sürülen ağır ithamların hiçbirisini hak etmemekle birlikte; Türk Dünyası içerisinde, milli birliğimizin yanında, dini birliğimizin de bölünmesine yol açmıştır.

İşte mevzu bahis olan, bugün için bile bizi ilgilendiren bir sonuç olarak, bu ittifakın sonuçlarından en önemlisi, şüphesiz bu olmalıdır. Belki geçmişte bir kardeş kavgası yaşanmayacak, kendi içimizde bir bölünme geçirmeyecek; yakın dönemde gerçekleşen ve etkileriyle bugün dahi gündemimizi meşgul eden Dersim gibi bir hadise de belki hiç gerçekleşmemiş olabilecekti.

Keşke böyle olsaydı demek güzel, fakat artık maalesef imkânsızdır. Bugün için yapılabilecek olan en güzel şey ise bu ayrımın temelini, tarihimize bakarak iyice kavramak, anlamak ve anlatmaktır. Tarihimizden ders çıkarmak, hiç değilse gelecekte karşılaşılabilecek benzer hadiselere karşı tedbir almaktır.

Uzun mücadeleler sonrasında, özellikle Şah İsmail çok genç olmakla beraber; her ikisi de bugün için oldukça erken sayılan bir yaşta, ömürlerini noktalamışlardır. Yavuz Sultan Selim gibi bir Cihan Hakimi ve Şah İsmail gibi bir deha, el ele verip, tüm enerjilerini Türk milleti adına, asıl düşmanlarına harcamış olsalardı; Türk-İslam Medeniyeti bugün çok daha ileri bir noktada ve dünya siyasetinde de farlı bir mevkide olurdu.

Umarız, hiç gerçekleşmeyen bu ittifakın, göremediğimiz faydası bir işe yarar; günümüzdeki ve gelecekteki Türk devlet adamlarının, bundan ders almaları suretiyle, Türk-İslam coğrafyasının, bu tarihi olayın faydasını gördüğü günler de gelir!

Etiketler
Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı