Alternatif Tarih Metinleri

Amerika, Osmanlı Devleti Tarafından Keşfedilseydi…

1451 yılında, İtalya’nın Cenova şehrinde doğan Kristof Kolomb; hayatını denizlerde kazanmaya başladıktan sonra, Portekiz’e yerleşti. Portekizli denizciler, bu yıllarda Afrika’da yeni yerlere ulaşmışlardı. Başkent Lizbon, değişik milletlerden denizcilerin buluştuğu ve bilgilerini birbirleriyle paylaştığı bir liman şehriydi. Amerika’ya Kolomb’dan önce, pek çok milletten gidenler olmuştu. Bunların başında, 11. yüzyıl başlarında, Leif Eriksson komutasında Amerika’ya ulaştığı rivayet edilen Vikingler geliyordu. Kolomb, 1470’li yılların sonunda İzlanda’ya gittiğinde, Vikinglerin Amerika macerasını öğrendi. Denizyoluyla Batı’ya giderek, Doğu’ya ulaşma fikri Kolomb’un kafasına İzlanda’da girdi ve hayatının kalanını da bu fikrini gerçekleştirmeye adadı. Kolomb, Lizbon’a döndükten sonra araştırmaya koyuldu. Başta Marco Polo’nun Doğu’ya seyahatiyle ilgili hatıraları olmak üzere, birçok kitap okudu. Batı’ya giderek, yeni topraklara ulaşıldığını anlatan birçok rivayeti inceledi. İrlanda’ya giderek, Aziz Brendan’ın Amerika yolculuğuyla ilgili rivayetleri araştırdı.

Tam da bu sıralarda, Osmanlı Devleti’nin, daima en büyük hükümdarı olarak anılacak olan Fatih Sultan Mehmed Han; ahirete intikal etmiş ve tahta, kardeşiyle giriştiği kısa süreli mücadeleden sonra, yeniçerilerin de desteğiyle, 1481 yılında, Sultan II. Bayezid çıkmıştı. Yeni Padişah, bir taraftan meşruluğunu kabul etmeyen ve Avrupa’nın da iç işlerine karışmasına sebep olacak, uzun yıllar kendisini meşgul edecek, kardeşi Cem Sultan ile taht kavgasına başlamış; diğer yandan da bu mücadelenin etkisiyle,1480’de tatbik edilmeye başlanan, Fatih tarafından planlanarak, devletin yeni politikası olarak belirlenen İtalya’nın fethi projesinin, fethedilen Otranto Kalesi’nin elden çıkmasıyla, bir daha ele alınmamak üzere terk edilmesine neden oldu.

Böyle bir dönemde, İtalyan denizci, ilk olarak 1484′te Portekiz Kralı’na başvurarak, Batı’dan denizyoluyla Doğu’ya ulaşmak için gemi istedi ama reddedildi. Kolomb, çıkmayı tasarladığı deniz yolculuğu için geniş bir araştırma yapmıştı ama kendini destekleyecek finansörü bir türlü bulamamıştı. Kendi geçimini sağlamak için reçine ticareti işine girdi ve Doğu’ya gitti. Avrupa’da kendisini destekleyecek bir hükümdar bulamadığından dolayı, 1484′te Kuzeybatı Karadeniz’de, Kili ve Akkirman seferine çıkan Sultan II. Bayezid’e müracaat etti. Bir papazın refakatinde sultanın yanına gelen Kolomb, “II. Bayezid’den sultanın adına yeni ülkeler keşfedebilmek için emrine gemiler vermesini istedi.” Ancak Osmanlı Sultanı, karşısına çıkan hayalperesti ciddiye almayarak, talebini reddetti. Kolomb, çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanmasına rağmen pes etmedi. 1486′da İspanyol kral ve kraliçesine müracaat etti. İspanyollar, Kolomb’un teklifini incelemek üzere bir komisyon kurdu. Komisyon, dört yıl sonra Kolomb’un teklifini reddetti. Bir türlü aradığı desteği bulamayan Kolomb, Ocak 1492′de İngiltere ve Fransa krallarından yardım istemek için İspanya’dan ayrıldı. Kolomb’un dostları, bu sırada İspanya sarayını, yolculuğa destek vermeye ikna edince, İtalyan denizci geri çağrıldı. 3 Ağustos 1492′de üç gemiyle denize açılan Kolomb, 12 Ekim’de Bahama adalarından Guanahani’ye ulaştı. Ardından Küba’yı gördü, ancak burayı Japonya zannetmişti. Kolomb, Haiti’ye ulaştıktan sonra İspanya’ya geri döndü ve bir süre sonra Amerika’ya üç yolculuk daha yaptı. Kolomb, Amerika’ya ulaşmıştı ama keşfettiği yerleri Asya’nın Doğu kıyıları zannetmişti. Bir geçit bularak Kudüs’ü Müslümanlardan geri alma planları bile yapmıştı. 1506′da öldüğünde nereyi keşfettiğini hâlâ bilmiyordu.

Aslında, Bayezid’in Kolomb’u reddetmesi, bugün hala birçok tarihçi için tuhaf karşılanmaktadır ve öyle de olmalıdır. Gerek İslam Medeniyeti ve dahilindeki devletlerin hükümdarları, gerekse gerileme döneminde bile Osmanlı Padişahları; her türlü ilimi, yeni keşifleri, bilim adamlarını, edebi ve bilimsel eserleri, alim ve kaşifleri himaye etmiş, bunlara destek olmuş, ödüllendirmişlerdir. Her ne kadar, İslam Medeniyeti içerisindeki tüm devletler ve özel olarak Osmanlı Devleti’nin, özellikle çöküş sürecinde, birtakım istisnalar var olsa da bunlar bir elin parmak sayısını geçmez. Bu nedenle sebebini tam olarak idrak edemediğimiz bu durumu, ancak 1481 yılı itibarı ile yukarıda söz ettiğim olaylara ve bunlara bağlı gelişmelere dayandırmalıyız. Avrupa’nın müdahil olduğu ve muhtelif zaman dilimlerinde, Osmanlı’ya karşı koz olarak kullandığı Şehzade Cem Sultan olayı, buna bağlı olarak işlevselliğini yitiren İtalya merkezli Avrupa politikası ve ülke içinde de padişaha ve yakınındaki devlet adamlarına karşı gelişen yeni siyasi oluşumlar ve bu oluşumlara taraftar olan, devlete küsen Osmanlı siyaset adamları, iyi incelendiği takdirde, dönemin siyasi konjonktürünü gözler önüne serecektir. Babası Fatih Sultan Mehmed kadar deha sahibi, oğlu Yavuz Sultan Selim kadar cesur ve dirayetli, torunu Kanuni Sultan Süleyman kadar da usta manevralar yapabilen bir diplomat olmadığını söyleyebileceğimiz II. Bayezid, tüm bu gelişmeler ve şahsi niteliklerinin birleşimiyle, Osmanlı’ya, kendi devrinde oldukça statik bir dönem yaşattı ve tahttan da o döneme kadar benzeri görülmemiş bir şekilde, zorla, oğlu tarafından indirildi.

Şimdi, alternatif tarihçilik felsefemize dayanarak, fakat yukarıda sıraladığım tüm iç ve dış etkenleri de göz ardı etmeyerek; Kristof Kolomb’un, II. Bayezid tarafından olumlu cevap aldığını ve gerçekleştirmek istediği keşif seferlerini, Osmanlı donanması ve mürettebatı desteğiyle gerçekleştirdiğini var sayalım…

Öncelikle, tarihi seyri oluşturan tüm unsurların değişmezliğini ve aynı şartlar dahilinde cereyan ettiğini kabul edersek, Kolomb tarafından Amerika’nın, yaklaşık 10 yıl daha erken keşfedileceğini söyleyebiliriz. Üstelik daha önce belirttiğim gibi, Amerika’ya çok daha erken tarihlerde defalarca ayak basılmış olmasına rağmen, bu seferki kalıcı ve dünya tarihine yön verecek olan, ‘’Yeni Dünya’’ olarak isimlendirilecek bir keşifti. Tabi ki bunun için uzun yıllar geçmesi beklenecek, Kolomb dahi sağ iken bunu bilmeyecekti.

Osmanlı gibi kuvvetli ve sağlam temelli bir devletin, sahip olduğu ‘’vatanlaştırma felsefesi’’ ile hareket edeceğini ve Amerika’nın yeni kıta gerçekliğine, daha önce ulaşılabileceğini de öngörebiliriz. Ancak, hayal gücüne kapılmamalı ve gerçekçi olarak, bir tarihçinin gözüyle şunu belirtmeliyiz; buradaki en büyük problem, merkeze çok büyük uzaklıkta bulunan bu denizaşırı kıtanın, tüm sınırlarının keşfi, himayesi, iskanı ve siyasi sisteme dahil edilmesi gibi aşamaların, sahip bulunulan donanma ile gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğidir. Dünyanın en gelişmiş donanmalarının konumuna ulaşmak ve hatta onların da ilerisinde bir denizcilik gelişimi için, 16. yüzyılın ikinci çeyreğini beklemek; Kanuni Sultan Süleyman dönemi ile tüm kadim denizci devletlerin mağlubiyetlerini görmek nasip olacaktı.

Bu keşfin, bir tetikleyici olacağını ve özellikle askeri vasıfları ağır basan nitelikte, büyük bir sıçrayışla, denizcilik ilminde açık ara bir mesafe kat edilebileceğini de savunabiliriz. Muhtemelen, elli yıl sonraki ilerlemenin ve profesyonel donanmanın bel kemiğini oluşturacak olan Akdeniz’deki Türk korsanlarının dikkati Atlantik Okyanusu’na çevrilecek ve yabancı denizlere açılmanın verdiği merak ve tedbir sezgileriyle, Reis’ler Osmanlı Donanması çatısı altında, daha erken tarihlerde birleşecekti. Daha uzun yolculuklar, daha fazla silah ve erzak, daha fazla mürettebat gibi gereksinimler; daha büyük çaptaki gemilerin inşasını, yeni ve daha modern tersanelerin varlığını gerektirecekti. Yani hem bu ilim, hem sistem, hem de teknolojik alanlarda gelişme şarttı. Osmanlı Devleti gibi genç, dinamik, üretken olduğu kadar, yeni fetihlerle de hazinesine gelir sağlayan bir devletin; elbette ki tüm bu şartlar için gereken ekonomik yükü kolayca kaldırabileceğini söyleyebiliriz.

Bu aşamadaki problemin, tarafımızca teorik anlamda halledilmesinden sonra; merkeze bu denli uzaklıktaki, bu büyük coğrafyanın idari açıdan nasıl bir sisteme bağlanacağı da yine bir önceki mesele ile aynı önemi haiz bir konudur. Söz konusu dönemde, Osmanlı Devleti, merkeze uzak, büyük ve önemli sınırlarını Beylerbeyliği ile idare ediyordu. Ancak, mevcut beylerbeyiliklerin en uzağını bile ele alırsak; yeni kıta ile arasındaki farkın, bunlara nazaran, birkaç misli üzerinde olduğunu görürüz. Yani bu bir ilk olacaktı. Üstelik merkeze olan uzaklık mesafesinin artışına doğru orantılı olarak, isyan ve merkezi saf dışı bırakma faaliyetlerinin de tarihi süreç içerisindeki örneklerinden ders almak suretiyle; sayısının artacağını, bunun daha ilk günden itibaren Payitaht’takiler tarafından da öngörüleceğini ve belki de mevcut bir sistemin tatbiki yerine, yeni bir sistemin geliştirilmek zorunda kalınacağını düşünebiliriz. Tüm bu problemler ve üzerinde geliştirilebilecek teorilerin her biri, ayrı birer makale konusunu teşkil etmekle beraber; biz burada, yukarıdaki meselelerde de yaptığımız gibi, ana konunun üzerinde duracak ve genel olarak, teoride ortaya çıkabilecek her bir engele de kısaca temas edeceğiz.

Yeni keşif ve gereksinimlerine dayalı reformlarla, Osmanlı’ya has kalıcılık politikası çerçevesinde, öncelikli konuların hallinden sonra Osmanlılar; her hususun giderilmesi için başlıca şart olan demografik alt yapıyı hazırlayacaktır. Çünkü bu devirde; dünya genelinde, tüm alanlardaki ihtiyaçların giderilmesi, öncelikle insan gücü faktörüne dayanıyordu. Yerleşimden güvenliğe, üretimden ulaşıma dek birçok kategori, insana dayanmaktaydı. Bu, her ne kadar günümüz için de geçerliliğini korusa da altını çizmek istediğimiz husus; günümüzde çok az sayıda insanın operatörlüğü ile büyük çaptaki işlerin halledildiği teknolojinin, o dönemdeki yokluğuna dayalı olarak, insan kitlelerini kendi bünyesine katabilen ve burada tutabilen devletlerin büyük avantaja sahip olmalarıdır.

[jbox color=”gray”]Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren, sistemli bir şekilde yürüttüğü iskan politikasına sahipti. Devletin büyüme hızı ve artarak devam eden gücü de bu temele dayanıyordu. Amerika kıtası da bu politikadan faydalanılarak Osmanlılaştırılmaya çalışılacaktı. Ancak, bu kıta, bilinen dünyanın insanlarından çok farklı ve tüm dünyadan bihaber yaşayan ırklara ev sahipliği yapıyordu. Bu iki farklı kültür ve medeniyetin karşılaşması hadisesini, zaten mevcut tarihten biliyoruz. Fakat bu takdirde yaşanacakların, çok farklı olacağı da dört işlemden ibaret bir matematik probleminin cevabı kadar aşikar ve kesindir. Bu kıtaya mensup bulunan, yerli ve dünyadan habersiz yaşayan insanlar, oldukça saftı. Ancak, bazı alanlarda,  küçümsenemeyecek kadar ileri gitmiş bir medeniyete de sahiplerdi. Kültürleri, tüm dünya kültürleriyle çelişiyordu. Mevcut tarihten yola çıkarak, bu halkların, yaşadıkları tüm katliam ve soykırımları hiç yaşamamış olacaklarını, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Çünkü Osmanlılar, dini felsefede İslam hukukuna riayet etmiş; tüm insanları bir ve eşit olarak kabul etmiş, kendilerine kast etmedikleri sürece de zarar vermemişlerdir. Ve biz bu halkların, gerçek tarihi süreç içerisinde; kıtaya ilk ayak basanlara, ne kadar insancıl ve özlerindeki saflıkla yaklaştıklarını biliyoruz. Şayet, tarihte böyle bir gelişme söz konusu olsaydı; bu, yine bu insanların lehine bir gelişme olurdu.[/jbox]

Dini açıdan yaklaşımlarını bir kenara bırakıp; Osmanlıların bir de siyasi açıdan, bu kıtadaki insanlara nasıl davranacağı üzerine düşünecek olursak; sonucun bu insanlar açısından, bu alanda da müspet olacağını görebiliriz. Osmanlı Devleti, hiçbir zaman, ne Roma gibi ‘emperyal’, ne de Roma’nın mirası üzerine konan çağdaşı Avrupa devletleri gibi; Roma’nın bu eski devlet stratejisi temeli üzerinde yükselerek; aynı yönteme dayalı sömürü politikasını tasvip etmemiş ve tam tersi bir yol izlemiştir. Osmanlı vatandaşı, milliyetine bakılmaksızın Osmanlı kabul edilmiş; dinen ise İslam’ı üstün tutmuş ama başka dinden olanlara da eşit muamele etmiş ve onlar için ‘zımmi’ hukuku uygulamıştır. Yani yalnızca kendisine çıkar sağlayanlara değil, tüm Osmanlı coğrafyasına elini uzatmış, ülkenin her yerini mamur kılmıştır.

Bu açıdan bakılınca, kıtanın yerli halkları, Avrupa devletlerinin birer kolonisi olmak suretiyle sömürülmek ve hatta tüm özgürlüklerini kaybetmek yerine; Devlet-i Aliyye’nin birer vatandaşı olacaklar ve Osmanlı’nın bir eyalet merkezini oluşturacaklardı. Çünkü Osmanlı Devleti, ‘imparatorluk’ ismini bile kullanmamış; ‘cihanşümul’ bir felsefe ile hareket ederek, evrensel bir bakış açısı geliştirmiş ve tüm dünyayı, bu düşünce yapısı içinde, adalet kavramını ön planda tutarak, tek başına yönetmeye talip olmuştu. Tamamen olmasa bile, çok büyük bir kısmının Müslüman olması ve İslam’ın dünyanın bu öbür ucunda da yayılma imkanı bulması; günümüzdeki dengeleri bile alt üst etmesi, çok beklenilir bir şey olmalıdır. Nitekim bu zorla değil, daha önceki devirlerde de Osmanlı hakimiyetine giren diğer birçok millette olduğu gibi; kendilerinde hayranlık uyandıran bir adalet anlayışına ortak olmak amacıyla gerçekleşen, gönüllü bir katılımdan ibaretti.

Osmanlı Devleti ile yerli ırkların, aralarında herhangi bir uyumsuzluk olamayacağını, öncelikle yerli halkın açısından olmak üzere; karşılıklı olumlu ilişkilerin kurulabileceğini ve devletin tebaasına dahil olabilecekleri görüşünü belirttikten sonra, dünya siyaseti üzerindeki muhtemel değişikliklerden söz edelim.

II. Bayezid döneminde, Avrupa politikasının sekteye uğraması üzerine, normal tarihi süreç içerisinde, bunun telafisi olmadığı gibi; yeni kıtanın keşif ve fethiyle de bu konuda bir değişiklik olamayacağı kanaatini taşıyorum. Gerek demografik, gerek ekonomik ve gerekse siyasi açıdan tüm ağırlığın, kıtaya verilmesi sebebiyle, uzun yıllar Avrupa ile Osmanlı arasında; pasif ve durgun bir ilişkinin sürmesi beklenmelidir. Osmanlı, başarılı bir politika ile hızlı bir gelişme gösterse dahi, bunun meyvesini yiyeceği dönemde de doğuda Safevi tehlikesi baş gösterecektir. İşte normal tarihi sürece dayalı olarak, II. Bayezid döneminin sonlarında ve bilhassa Yavuz Sultan Selim’in, kısa ama etkili hükümdarlık döneminin tamamında; hem yeni kıta, hem de Avrupa ilişkilerinde aynı durağanlık devam edecek ve Yavuz, nev-i şahsına münhasır düşünce yapısıyla, asla farklı bir stratejiye sapmadan, önce arkasını sağlama almak isteyecek, Safevilere hadlerini bildirmek, Memlüklere kimin en güçlü olduğunu ispatlamak, tüm İslam dünyasının fiili olarak liderliğine tek başına sahip olmaya çalışacaktı.

Demin bahsettiğimiz, meyveyi toplama zamanı ise; kanaatimce geçen bu uzun süre zarfında, kıtada Osmanlı yeni kurumlarının da iyice oturması vasıtası ile tam da Kanuni Sultan Süleyman devri olmalıdır. Ancak, bu dönem, Avrupa ile çok iç içe, son derece karmaşık ilişki ve ittifakların oluştuğu; titizlikle irdelenmesi gereken bir dönemdir. Normal tarihi sürecin, anlatmaya çalıştığımız bu yeni şartlar dahilinde, en çok sapma ve değişik sonuçlara neden olması beklenen gelişmeler de bu devirde beklenmelidir. Kanuni’nin hedefi olan Avrupa’ya kilitlenen, son derece ciddi ve dahiyane stratejileri; Amerika gibi bir yere sahip olmakla beraber, burayı yeni bir askeri üs haline getirecek ve gerek doğudan akan zenginlik, gerekse yeni kıtanın altın madenlerinden hazineye katılan yeni getiriler, tüm askeri faaliyetleri, temel prensip olan ekonomik açıdan da ziyadesiyle karşılayacaktır. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri’nin, öncelikli askeri stratejisi olan, dünyanın birçok yerindeki askeri üsleri; 16. yüzyılda, bizzat Amerika topraklarının kendisinde teşkil olunacaktı.

Avrupa’nın kalbine doğru ilerleyen Osmanlı kuvvetleri, Macaristan üzerinden geçmek yerine ve buna bağlı olarak gerçekleşen, Belgrad ve Budin gibi fetihlerin yanı sıra Mohaç gibi unutulmaz zaferler hiç gerçekleşmeden, acaba Avrupa’ya, kara yolu yerine; deniz yoluyla direkt batıdan mı harekat düzenlerdi? Akla hemen gelen bu stratejik sorunun cevabı, bu dönemde dünyanın en güçlü donanmasına zaten sahip olunması ve yeni kıta ile birlikte belki de denizcilikte daha büyük bir ilerleme sağlanması, muhtemel olmasına rağmen müspet olmamalıdır. Zira kanuni’nin asıl hedefi, Avrupa’nın şu veya bu, herhangi bir parçası değil; doğrudan Avrupa’nın kalbiydi. Kanuni Sultan Süleyman gibi dahi bir beynin olası düşüncelerini, bu tarz yeni durumlara göre, onun karakterini de yabana atmadan adapte etmeli ve akla en uygun yolu bulmalıyız.

Tüm etkenler göz önünde bulundurulduğunda, ortaya çıkan sonuç; yine Macaristan ve bu topraklarda kurulan Beylerbeyilik ile bir sonraki hedef Avusturya olmak üzere doğudan; Amerika’daki deniz üssünden hareket eden donanma filoları ile ağırlıklı hedef İspanya olarak veya donanmanın iki ya da üç hedefe, parçalar halinde müstakil olarak çıkarma yapması ihtimaline dayanarak, İspanya’nın yanına İngiltere ve belki de günümüz Norveç kıyılarını da dahil etmek suretiyle batıdan olabileceğini öngörebiliriz. Avrupa, bu vasıtayla, hem doğudan hem de batıdan kıskaca alınacak; normal tarihi süreç içerisinde, doğusundaki cephede savaşabilmek için bile, hanedanlıklar arasındaki çekişmeler ve kıskançlıklar yüzünden zorla sağlayabildikleri birlik büsbütün güç duruma düşecekti. Yine donanmanın, İspanya’ya ulaştığını var sayarsak, kolaylıkla bir sonraki zorunlu hedef olan İtalya’ya varılacağını ve kara ordusu ile muhtemelen Fransa ya da günümüz Almanya arasında bir bölgede, Osmanlı birliklerinin birleşmesinin gerçekleşeceğini söylemek; günümüz Avrupa çehresinin, ne fiziki ne de fikri bağlamda, asla bu şekilde var olamayacağını ve yepyeni bir dünya düzeninin gerçekleşmiş bulunacağını düşünmek, bu şartlar dahilinde asla hayalperestlik olarak nitelendirilemez.

Bunlara ek olarak, bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin, siyasi temellerini atan İngiliz suçlularının ise, İngiltere sınırları içerisinde kalmaya devam edeceklerini ya da çeşitli devirlerde Yahudilere yaptığı gibi; Osmanlıların, sığınmak isteyen herkese olduğu kadar, bunlara da kucak açacakları sonucunu kestirebiliriz. Günümüz Amerika’sı var olmayacak, Avrupa ülkeleri, farklı bir zemin ve düşünce yapısında yaşamlarını idame ettirecek, belki de birlikte yaşarken, yukarıda sıraladığımız sebeplerle, onların da birçoğu İslam’ı seçecekti. Yeni ve farklı olan bu düzende, Ortaçağ Avrupa’sından kalan aksaklık ve kokmuş sistemleri yerine adalet mekanizması ile tümünün memnuniyeti sağlanacak ve Fransız İhtilali ile buna dayalı ‘milliyetçilik’ akımı, belki de hiç gerçekleşmeyecek veyahut bu fikirler çok daha geç tarihlerde filizlenecekti.

16. yüzyılın sonundaki gelişmeler ise yukarıda sıraladığımız muhtemel olayların hiçbirinin gerçekleşmemesi durumunda dahi, yine de normal süreçten çok farklı olacaktı. Osmanlı kuvvetlerinin, sadece doğudan değil, denizaşırı yeni bir askeri üs ile batıdan da tehlike olarak görünmesi, Avrupa için yepyeni tedbirleri gerektirecek, mevcut hanedanlara daha çok destek verilmesinden ziyade; büyük bir ihtimalle, onlara karşı güvensizlik duyulmasına ve otoritelerinin son bulmasına neden olacaktı. Bunların başını çeken Habsburglar, 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyıl içerisindeki yoğun faaliyetlerinin hiçbirisini gerçekleştiremeyecek ve belki de Osmanlı Devleti, duraklama sürecine, uzun yıllar boyunca veya hiçbir zaman girmeyecekti.

Ancak, insanlar kadar, insanlar tarafından oluşturulan devletlerin de kaderleri olduğu düşüncesini taşıyorum. Fakat yine insanlar gibi devletlerin de kendi kaderlerinin büyük bölümünü, aldıkları kararlar ve icra ettikleri faaliyetlerle yönlendirdikleri kanaatindeyim. Şunu da belirtmeliyim ki; insanlar düşünce, seçim ve eylemleriyle, kendi hayatlarını veya en fazla yanlarındaki bir, iki kişinin hayatlarını etkileyebilmekteyken; devletler, özellikle yanlış eylemlerinde, geçmişte yüz binlerce, bugün ise milyonlarca insanın hayatını etkileyebilmektedirler!

Son bir anektod daha… Zaten Osmanlı Devleti tarafından, 19. yüzyılda, Mısır için yaptırılan ve biz Türklerin, klasik hatası olan, tutarsız ve devamlılığı olmayan politikalarımızın bir örneği olarak; sahiplenmediğimiz Özgürlük Heykeli, yirmi yıl bekledikten sonra, Fransa tarafından, Amerika Birleşik Devletleri’ne hediye edildi ve bugün hala New York şehrinde, tüm dünyaca bilinen, önemli bir marka olarak yer almaktadır. Kim bilir; bahsettiğim kader gereği, belki de bugün yine aynı yerde ya da kıtadaki başka bir şehirde, bu heykel, tüm dünyayı, asıl sahibi olan bizlerin adına selamlardı.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Celâl Bayar Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü ile aynı üniversitenin; Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı, Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Yine aynı üniversite ve enstitünün; Târih Anabilim Dalı'nda, Doktora (Ph.D.) eğitimine devâm etmektedir. Şer'îyye Sicilleri konulu tezleri, Türk Halk İnanç ve İnanışları'yla ilgili araştırmaları, Türk Târihi ile özelde Klasik Dönem Osmanlı Târihi vs. alanlarda sayısız çalışmaları mevcuttur. "Alternatif Târih, Türkmen Irımları (Halk İnanışları), Şahsiyetler, Alternatif Târih Metinleri, Târihin Öteki Dünyâsı (Sıra Dışı Olaylar ve Karakterler)" gibi yayımlanmış kitapları, "Meczûp" vb. editörlüğünü üstlendiği yayınlar ile çeşitli makâleleri bulunmaktadır. Kendisini; "Târih Kreatörü & Şimdiki Zaman Gözlemcisi" olarak tanımlamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı