«

Ankara Muharebesi, 1402 yılında, IV. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara’nın Çubuk Ovası’nda yapılan; geç ortaçağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından biri olarak kabul edilen ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanan, neticesi büyük etkiler yaratan bir savaştır. Osmanlı Devleti’nin çözülmesine ve Fetret Devri olarak bilinen bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına yol açmıştır.

Osman Gazi ve Orhan Gazi ile I. Murad’ın inşa ettikleri devlet, daha çok Balkanlar’da genişlediği gibi, henüz gevşek vasallık bağlarına dayanıyordu. Bu dönemde Osmanlılar, özellikle Anadolu’da hızlı ve kesin ilhaklara girişmişlerdi; aradaki çatışmalara karşın, Türk-İslam beylikleriyle daha yumuşak bir ilişkiyi gözetiyorlardı. Yıldırım Bayezid ise, İstanbul kuşatmasını sürdürürken, bir yandan da Anadolu birliğini sağlamak amacıyla, çeşitli savaşlara girişti. Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucu kazanılan zaferle (1398); Konya, Niğde, Karaman ve Develi, Osmanlıların eline geçti; Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin’in öldürülmesiyle, Sivas, Tokat, Kayseri ve Aksaray, Osmanlı egemenliğine girdi (1399). Aynı yıl, Memluk sultanı Berkuk’un ölümünden ve yerine çocuk yaştaki Nasıreddin Ferec’in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya’yı Memluklerden aldı. Dulkadiroğullarının elinde bulunan Kahta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlılara geçti. Osmanlı sınırları böylece Orta Fırat’a dayanmış oluyordu. Bütün bu fetihlerden sonra I. Bayezid, yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezi yapı kurmaya girişti. Bu amaçla Balkanlar’ın Hıristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Türk beylerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.

Türkistan ve İran’da güçlü bir devlet kuran Timur, kendini İlhanlıların varisi sayarak, Anadolu üzerinde hak ileri sürmekteydi. Bayezid döneminde Osmanlıların erken bir aşamada Ön Asya’ya dayanması, Timur’un dikkatini çekti. Timur’un saldırılarıyla topraklarını yitiren Celayir sultanı Ahmed ile Karakoyunlu devletinin hükümdarı Kara Yusuf Osmanlılara sığınınca, Bayezid ile Timur arasında mektuplaşma başladı. Bayezid, Timur’un, Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayiri’nin geri verilmesi yolundaki isteğini kabul etmedi. Osmanlılara gözdağı vermek isteyen Timur, Bayezid tarafından toprakları ellerinden alınan ve Timur’un devletinde kendilerine daha yakın bir sosyal düzen bulan Anadolu beylerinin de kışkırtmasıyla Sivas, Halep ve Şam’ı ele geçirdi. Timur’un Bağdat’a yönelmesi üzerine, Bayezid de doğuya ilerleyerek Timur’a bağlı Mutahharten’in egemenliğindeki Erzincan ve Kemah’ı istila etti. Bu gelişme iki hükümdarın arasını iyice açtı. Bayezid’e bir elçi gönderen Timur, Kemah’ın Mutahharten’e, Anadolu Beyliklerinden alınan yerlerin de sahiplerine geri verilmesini, Kara Yusuf’un teslim edilmesini ve Osmanlıların kendisine bağlanmasını istedi. Bayezid’in bu talepleri reddetmesi savaşın gerekçesi oldu.

Timur, Anadolu beylerinden alınan toprakların, geri verilmesi; Kara Yusuf ve Ahmet Celayir’in kendisine teslim edilmesi; Bayezid’in, Timur hakimiyetini tanıması; Kemah Kalesi’nin geri verilmesi ve Şehzadelerden birinin rehin olarak verilmesi olarak özetleyebileceğimiz, bazı taleplerde bulunduysa da; Bayezid tarafından tamamı reddedildi.

Zaten bu talepler ve sebepler de tamamen göstermelikti; savaşın zeminine bir meşruluk kazandırma ve gerçekte Türk-İslam coğrafyasına tek başına hüküm etmek hakkını, birinin diğerine üstünlük sağlaması şeklinde gerçekleştirilmesi amacını taşıyordu. Bunun da ancak bir meydan savaşı ile sağlanması ve bir ipte, iki cambazın oynayamayacağı gibi bir cihana, iki cihangirin hükmedemeyeceği gerçekliğine dayanarak; ikisinden birinin yok olması, diğerinin de Cihan Hakimiyeti iddiasına, tek başına devam etmesi gerekiyordu.

Hem Balkanlar’da, hem de Anadolu’da yayılmış bulunan Osmanlıların, harekat inisiyatifini ele alan Timur, 1402 başlarında Gürcistan’da, yeniden büyük bir ordu topladı; Erzincan, Kemah ve Sivas üzerinden Ankara’ya gelerek, kenti kuşattı. Ama Bayezid’in Tokat üzerinden Ankara’ya doğru yaklaştığını haber alınca, kuşatmayı kaldırarak Çubuk Ovasına çekildi. Fillerle desteklenen ordusu, Bayezid’in ordusundan daha kalabalık ve askeri malzeme bakımından daha güçlüydü. On dört saat süren savaşın başlarında, üstün görülen Osmanlı ordusu, Kara Tatarlarla eski Anadolu beyliklerine bağlı askerlerin Timur’un saflarına katılmasıyla güç durumda kaldı. Bir tek Sırp müttefikleri Bayezid’i sonuna kadar terk etmedi. Muharebe, Timur’un lehine döndüğü sırada, I. Bayezdt’in oğullarından Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve Sadrazam Çandarlı Ali Paşa kuşatmayı yararak kaçmayı başardı. Timur’un, Yıldırım’ın sağ olarak yakalanması isteği üzerine, savaşı yanında kalan, az sayıdaki yeniçeri ile at üstünde çarpışarak sürdüren I. Bayezid, ancak üzerine ağ atılarak yakalanabildive esir alındı. Esaret hayatı sırasında eceliyle ya da ağırlıklı görüşe göre; intihar ederek, hayata veda etti.

Özetle, Ankara Muharebesi yenilgisi, Osmanlı Devleti’nin parçalanarak, devletin imparatorluk düzeyine ulaşmasının, 50 yıl kadar gecikmesine; Anadolu Beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı Tarihi’nde, Fetret Devri olarak bilinen, 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden oldu.

Buraya kadar, tarihi sürece ilişkin olayları, kısaca aktardıktan sonra; bu savaşı, savaşın başından itibaren, kazanma ihtimali yüksek olarak görülen ve savaşta güvenilen kuvvetlerin de taraf değişikliği yapmayarak, sonuca neden olan etkiyi yaratmadığını varsayarak, Osmanlı kuvvetlerince kazanıldığını düşünelim. Zaten, Yıldırım Bayezid’in, kendine olan aşırı güveninin neden olduğu; Osmanlı ordusunun beklenenden çok daha önce ve büyük bir hızla savaş alanına ulaştığı; üstelik beklenen yönden değil, aksi istikametten gelerek, Timur’un ordusuna arka cepheden yaklaşma imkanını yakaladığı halde, Osmanlı kuvvetlerine taarruz değil, dinlenme emri vermesi ve böylece Timur’un ordusunun da toparlanma ve düzen alma imkanını yakaladığı bilinmektedir. Bunun dışında, hiç değilse, geri çekilen Osmanlı kuvvetlerine katılarak, daha büyük kaybı önleyerek, ordusu başında ayrılmış olsa; en azından daha küçük bir yara alarak, daha sonra karşılığını vermek üzere devletinin parçalanmasını engellemiş olabilirdi. Böylece esarete de düşmez, Osmanlı coğrafyası, anarşi ve kaosun hüküm sürdüğü bir döneme girmemiş olabilirdi.

Birçok imkan ve ihtimallerin, yalnızca birine dayanarak bile, savaşın başında gösterdiği üstünlüğü, galibiyete dönüştürdüğü fikrini ele alacağımız Osmanlı ordusu ve Yıldırım Bayezid için bu takdirde, söylenecek çok söz var. Fakat bunlardan çok azını ve akla en uygun gelenlerini ele alacağız.

Öncelikle akla gelen ilk soru şu olmalıdır; Timur da Yıldırım’ın düştüğü duruma düşer miydi? Her iki cihangir de ortak özelliklere sahip sayılırdı, ikisi de çok cesur, ikisi de çok mağrur, ikisi de yüksek bir egoya sahip ve devirlerinin en güçlü ve donanımlı ordularına hükmediyorlardı. Ancak Yıldırım’ın daha sabırsız ve daha tedbirsiz olduğunu, yaşananlar çerçevesinde söylemek mümkün. Timur, hep daha sağlam adımlar atmış, Yıldırım ise ayağına gelen fırsatları dahi aşırı özgüveni nedeniyle geri çevirmişti. Aralarındaki ağır sözlerle dolu mektuplaşmalarda bile Timur’un daha ölçülü olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara ve zikretmediğimiz diğer birçok hususa dayanarak, Timur’un daha tedbirli olacağını ve almış olacağı bir yenilgiye de önceden hesaba katarak, ayrıca cesaretinin yanında aklını da ön plana çıkararak; savaş alanından canlı ve hür olarak, üstelik askerinin tamamını da kırdırmadan, gidişatı değerlendirerek, kuvvetlerinin büyük bölümünün başında ayrılacağını söylemek, gerçeğe en uygun yaklaşım olacaktır.

Timur, yine Osmanlı’nın başına bela olmaya ve tehdit unsuru oluşturmaya devam edecek; yakaladığı her fırsatta, Osmanlı’nın canını yakmaya ve Anadolu şehirlerine saldırmaya çalışacak, siyasi birliği yok etmeyi deneyecekti. Ancak, Timur’un eceliyle yine 1405 yılında ölmüş olacağını ve daha toparlamaya fırsat bulamadığı birliğinin de bu şartlarda, oğlu tarafından da devam ettirilemeyeceğini; hatta belki de bunu fırsat bilen Osmanlıların, soluğu bu coğrafyada alması bile beklenilir sonuçlardan olmalıdır.

Timur ile ilgili olan kısmın, birkaç noktaya temas edildikten sonra kapatılmasının ardından; Anadolu için birkaç söz söyleyelim. Yıldırım Bayezid, kendisinden önce uygulanmaya başlanan, Anadolu siyasi birliğinin sağlanması yolundaki politikayı, daha ciddi ve sert bir şekilde devam ettirmiştir. Veraset sistemini, sağlam bir merkeziyetçiliğe dönüştürmek için son derece katı bir yol izlemiştir. Birçok beylik, bu dönemde, akrabalık bağı ve toprak satın alınması dışında, kılıç zoru ile Osmanlılara bağlanmıştır. Her dönemde olduğu gibi, yine Karamanoğulları ve bu kez Kadı Burhaneddin; Osmanlıları çok uğraştırmış, Yıldırım’ın daha sert tedbirler almasına neden olmuş ve bu olaylar silsilesi de yine sonuçlardan biri olan Timur istilasını doğurmuştur.

Ankara Savaşı’nın galibi Osmanlılar olduğunda; Anadolu beyleri, savaşta taraf değiştirsin ya da değiştirmesin, bu savaşın nedenlerinden biri kendileri olduğu için, şüphesiz Yıldırım tarafından, daha katı uygulamalara maruz kalacak, birçoğu ağır cezalara çarptırılacaktı. Fakat Anadolu siyasi birliği, bırakın bozulmayı; Osmanlı ordusunun ezici kuvveti ile Yıldırım’ın inatçı kişiliği ve kararlı tavrıyla daha da pekişecekti. Üstelik Karamanoğulları’nın merkezi sistem içerisine, tam anlamıyla dahil edilmesi de ağırlıkla muhtemel olarak, bu dönemde gerçekleşecekti. İleriki yıllarda çıkaracakları birçok kargaşa da onlarla birlikte, bu dönemde yavaş yavaş kaybolacaktı.

Diyebiliriz ki; Anadolu siyasi birliği, Yıldırım’ın öncülüğünde hızla sağlanacak, Anadolu’nun doğusuna doğru yayılma gösterecek; belki Yavuz’dan çok önce doğu ile bağlar kurulacak, ancak bu da muhtemel bir Memlük krizini doğuracaktı. Osmanlı gittikçe güçleniyordu, fakat henüz, Memlüklerle denk kuvvette olduğunu söylemek de biraz abartılı bir görüş olur. Olumlu yönde, kesin anlamda, iddia edebileceğimiz şey; Anadolu’da sağlam ve kalıcı bir Osmanlı merkezi yönetimidir.

Batıya yönelik etkileri ele alırsak; Bizans, Bulgarlar ve Sırplar için çok büyük bir hayal kırıklığının yaşanacağını söyleyebiliriz. Çünkü savaşı, üstü kapalı bir şekilde tetikleyen, teşvik eden unsurlardan biri de bu devletlerdi. Balkan devletleri, Osmanlı hücumlarıyla uğraşırken, neredeyse tüm güçlerini yitirmiş, topraklarını yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Bizans ise geriye kalan son gücüyle, zorla ayakta durmakta ve adeta, son ve kalıcı darbeyi yiyeceği günü, endişeyle beklemekteydi. Osmanlı ülkesi içinde yer alan, bir ada haline gelmişti. Yıldırım’ın Niğbolu zaferinden sonra, Balkan devletlerinin tekrar toparlanmalarına, pek imkan yoktu. Yıldırım’ın, zaten savunma kabiliyetleri kırılmış olan bu bölge üzerine yoğunlaşma ihtimali yüksekse de; Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren, en büyük amaçları olan İstanbul’un ele geçirilmesi, üstelik Bizans’ın bunu bilmesi ve buna dayalı olarak, Avrupa’dan sık sık yeni bir haçlı seferinin gerçekleştirilmesi isteği de meşru olarak, ana hedefi Konstantinopolis haline getiriyordu.

Yıldırım Bayezid, İstanbul’u 3 kez kuşatmış fakat bir sonuç alamamıştı. Her seferinde, daha fazla vergi ve tazminatla, amacına ulaşamadan ayrılmıştı. Belki de bu kuşatmaların sonuçsuz kalacağını, kendisi de biliyordu. İstanbul, dünyanın en müstahkem ve avantajlı konuma sahip şehirlerinden biriydi. Yukarıda zikrettiğimiz, Bizans’ın, yeni bir haçlı seferi için Avrupa ülkelerini teşviki sebebiyle, 1400 yılı dolaylarında, öncekilerden çok daha ciddi bir donanım ve strateji ile İstanbul’u kuşatma altına alan Yıldırım; Timur’un Anadolu’ya girmesi üzerine kuşatmayı kaldırdı ve hızla Anadolu üzerine yürüdü. İşte tam da bu kuşatma, başarılı olacaktı, İstanbul düşecekti, demek istemiyorum. Tam tersine, yine başarısız olunacağını düşünüyorum. Ancak, Yıldırım gibi büyük bir zekanın, tüm bu kuşatmalardaki hatalardan ders çıkaracağını ve bunun inatçı azmi ile birleşerek, onu ileriki yıllarda, muzafferiyete taşıyacağını iddia ediyorum.

Osmanlı savaş stratejileri ve askeri donanımları, her geçen gün gelişme göstermekteydi. Ateşli silah teknolojisinin, en iyisini kullanan ve daha 14. yüzyıl içerisinde, birçok çağdaşından evvel, tüfekli askeri birliklere sahip olan ve geliştirdiği 3’lü, 9’lu gibi saf düzenleri sayesinde, yaylım ateşi açma kabiliyetine ulaşan Osmanlı ordusu; yalnızca süvari birliklerinden yola çıkarak, piyade birliklerini kurmuş, yeniçeri ocağı gibi muhteşem bir sistem geliştirmiş, istihkam birlikleri ile orduyu takviye etmiş ve Avrupa’dan aldığı tabur nizamını da başarıyla kendi sistemine uygulayarak, çağının en kudretli ordusu hüviyetine bürünmüştü. Fatih, İstanbul’u fethetmek için daha önce görülmemiş büyüklükte toplar döktürmüş ve akla gelmemiş stratejiler geliştirmiştir. Yıldırım’ın, bu konuda Fatih’e benzer yönü ise ateşli silah teknolojisine verdiği önemdir. Timur’u bile ürküten şey de Osmanlı’nın bu ateş gücüdür. Tam anlamıyla Yavuz’dan itibaren, hatta Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte klasik sistemimiz haline gelecek olan, bu savaş yönteminin temelleri, bu devirde atılmıştır.

Anadolu’nun merkezileşmesi ve başkaldırıya sebep olan beyler meselesi halledildikten sonra; Timur’un ölümüne dayalı olarak, rahat bir nefes alacak olan Yıldırım’ın, tüm dikkat ve enerjisini, İstanbul’un fethine yönelteceği, apaçık ortadadır. Zaten üzerinde durduğu ateşli silah teknolojisini, bu refah ortamında geliştirmeye çalışacak, daha genç sayılır bir yaşta oluşunun da verdiği avantajla, uzun süre bu işe yoğunlaşacak, yaptığı tüm hataları gözden geçirecek ve eksiklerini tamamlayacak; en sonunda da kesin sonuç almak üzere, tıpkı gelecekte Fatih’in yapacağı gibi İstanbul surlarına, bu şartlar dahilinde dayanacaktır. Her ne kadar, tamamı hayal ürünü olarak görünse de, tarihten ders çıkarabilen ve bir satranç oyununda olduğu gibi, birkaç hamle sonrasını görebilen; bunun yanı sıra merkezimizde yer alan olaylara paralel olarak, yaşanmaya devam edecek olan diğer olguları da göz önünde bulundurarak, tamamını tarihi sürece uygun şekilde kurgulamanın, bizi gerçeğe en yakın sonuca taşıyacağı kanısındayım.

İşte buna dayanarak, yukarıda sıraladığımız şartlar çerçevesinde İstanbul’un, Yıldırım Bayezid tarafından fethedilmesinin önünde büyük bir engel olmadığını söylemek mümkündür. Yine buna dayalı olarak, zorunlu bir hedef olan, Orta Avrupa maceramızın da daha erken bir zaman diliminde başlayacağını öngörebiliriz. Tabi ki bu da yeni mücadeleleri, yeni ittifakları ve yeni bir düşman bloğunu doğuracaktı.

Anadolu’yu, Fetret Devri’ndeki anarşi ortamına girmekten kurtaracak, merkezi yönetimi kesin bir şekilde kuracak ve Bizans’ı ortadan kaldıracak bir Padişah olabilirdi şeklinde, kendisinden uzunca bahsettiğimiz Yıldırım Bayezid; bugün belki de ‘Yıldırım’ unvanının da üzerinde, ‘Fatih’ olarak anılacak ve böyle bilinecekti.

Bir Cevap Yaz

Sefa Yapıcıoğlu Hakkkında

avatar

Sefa Yapıcıoğlu

Alternatif Târih'in kurucularındandır... Celâl Bayar Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü ile yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Târihi Tezli Yüksek Lisans Programı mezunudur. Şer'îyye Sicilleri alanında çalışmalar yapmış, Türk Târihi ile ilgili araştırmalar gerçekleştirmiştir. Kendisini; "Şimdiki Zaman Gözlemcisi & Târih Kreatörü" olarak tanımlamaktadır.

Bir Cevap Yaz

E-Posta adresiniz paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlenmiştir *